<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645</id><updated>2011-07-07T22:13:39.126-07:00</updated><title type='text'>Ked'M</title><subtitle type='html'>Ked'm</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>22</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-7911076165352109243</id><published>2010-03-27T05:59:00.000-07:00</published><updated>2010-03-27T06:04:06.622-07:00</updated><title type='text'>Kim Korkar Eşcinsellerden ?</title><content type='html'>&lt;span&gt;Çocuğunuzun gay, lezbiyen, travesti ya da transseksüel olduğunu öğrendiğinizde korkularınız olacaktır, korkmalısınız da. Çünkü sadece kimliğinden kaynaklı bir cinayete kurban gidebilir. Bırakın insanlar birbirlerini korkusuzca sevebilsinler, bu yaşam "biz"e dair, birlikte örmek ve yaşayabilmek için...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Derya ÖZGÜZEL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;derya.ozguzel@gmail.com&lt;br /&gt;İzmir - BİA Haber Merkezi&lt;br /&gt;27 Mart 2010, Cumartesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın ve aileden sorumlu bakanımız Selma Aliye Kavaf; "eşcinsellik bir hastalıktır" diyor. Bir grup dernek de gelişmeler karşısında konunun toplumsal hassasiyet taşıdığını düşünerek bakanı destekleyen bir mektup yayınlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı toplumlarında da eşcinsellere dair kimi çekinceleri olduğunu dile getirerek başlayan mektup, konuyu sadece dinsel referanslarla geliştirip, eşcinselliğin özendirilmesinin insan neslinin tükenmesine kadar gidebileceği gibi idealleştirilmiş bir bakış açısıyla, eşcinselliğin bir tercih ya da yönelim olarak sunulmasının yaşama karşı bir ihanet olduğu iddiasıyla, korkunun kökenine kibrit çakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de LGBTT (lezbiyen, gay, biseksüel, travesti ve transseksüel) bireylerin haklarını savunan derneklere açılan kapatılma davaları sebepleri içerisinde valiliklerce yapılan başvurularda "Türk aile yapısına aykırı olma" iddiasının yer aldığı bir iktidar örgütlenmesinde aileden sorumlu bakanımıza pek de haksızlık etmemek gerekiyor. Bilakis aileden sorumlu bir bakan olarak farklı bir açıklama yapması belki de yadırganırdı. Asıl eşcinselliği dert edinen diğer kurumların bu tez canlılığı pek şaşırtıcı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de bu kadar dert edindiğimiz aile nedir? Aile dediğimiz "kurum"un devlet erkinde ekonomik bir işleyiş olduğunu ya da devlet ve aile kurumu arasında başka ve oldukça karmaşık güç ilişkileri bulunduğu ele alınacak başka bir yazı konusu olduğundan burada açmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak herkesin aile kurma zorunluluğu olmadığı gibi, eşcinsel çiftlerin de evlenebilmesi, bireysel hak ve özgürlükler açısından sahip olunması gereken haklar arasında değil midir? Övündüğümüz Türk aile yapısında ise nedense bu aile içerisinde yer alan şiddet, taciz, tecavüz, aldatma, intiharlar pek üzerine düşülen gerçeklikler değildir. Eşcinsel tercih/yönelimlerin aileyi helak edeceğine dert yanılır da kadın katli, çocuk tacizleri, istatistiklerde tavan yapan kadına yönelik şiddete pek de ses edilmez...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim korkunun temeline; yaklaşık 6 milyara denk gelen dünya nüfusunda gün gelir biseksüellik de ortadan kalkar, bir anda tüm insanlar gay, lezbiyen, travesti ya da transseksüel olursa ne olur? Hiçbir yerde bir eşcinselin başkasını zorla eşcinsel yaptığı duyulmamış, ama heteroseksüellerin inatla herkesi heteroseksüel yapmaya çalıştığını düşünecek olursak;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  - Herkesin eşcinsel olduğu bir dünyada yalnız kalan heteroseksüel bir kadın ya da erkek için yaşam elbet ki çok çekilmez olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  - Nüfus hareketinin durması sonucu ise neslimiz tükenir (!?).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın mektup sahiplerine bu noktada dile getirmek istediğim şu: Asıl ayıp insanların yatak odalarına girmek değil midir? Asıl günah tanrıyla kul arasına girmek değil midir? Ahmet, Veli'yle çok iyi arkadaş ise bizleri bu arkadaşlığın ne kadarı ilgilendirir? Çocuk sahibi olamıyorlar diye boşanmanın eşiğine getirilen normal(!) çiftlerin de sizin bu sayısal bakışınızla, mutlu oldukları birbirlerini sevdikleri halde ayrılmak zorunda kamaları ne kadar yaşama dairdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ebeveynler ve korkular&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğunuzun gay, lezbiyen, travesti ya da transseksüel olduğunu öğrendiğinizde evet korkularınız olacaktır, korkmalısınız da; çünkü sadece kimliğinden kaynaklı bir cinayete kurban gidebilir, sadece görüntüsünden kaynaklı aşağılanma ve tacizlere maruz kalacaktır. Hele bir travesti ya da transseksüelse toplumda, nefret ve ayrımcılığı körükleyen bu tarz sözler yüzünden meslek sahibi olamayacak, hayatını idam ettirebilmek için seks işçiliğine yönelmek zorunda kalabilecek ve yaşamı boyunca saldırılara maruz kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi hikayeyi tersten okuyalım: Evet, çocukların ve gençlerin büyük bir çoğunluğunun psikolojisi bozuk; çünkü büyük bir kısım aile içi şiddete maruz kalıyor, milyonlarca genç işsizlikle boğuşuyor, hızlı tüketime ve hızlı yaşamaya zorlayan bu sistem hepimizin içini boşalttığı gibi büyük duygusal darbelere sebep oluyor, depresyon çağımızın hastalığı, intihar oranları oldukça yüksek, birkaç yıl sonra doğaya yaptığımız tacizlerin sonucunu almaya başlayıp ciddi bir iklim krizi ile karşılaşacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortada bir hastalık varsa bu sistem hasta... Bu hastalık birbirlerimizi ötekileştiren bir süreçle kendisini beslemeye devam ediyor. Sonrasında bizleri aldığı şiddet sarmalında asıl günahlar işlenmeye başlıyor bir bir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakın insanlar birbirlerini korkusuzca sevebilsinler, bu yaşam "biz"e dair, birlikte örmek ve yaşayabilmek için... (DÖ/TK)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://bianet.org/biamag/insan-haklari/120929-kim-korkar-escinsellerden&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-7911076165352109243?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/7911076165352109243/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=7911076165352109243&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/7911076165352109243'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/7911076165352109243'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2010/03/kim-korkar-escinsellerden.html' title='Kim Korkar Eşcinsellerden ?'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-5065797161364697196</id><published>2009-12-06T04:12:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T04:14:41.117-08:00</updated><title type='text'>Siyah Pembe Üçgen Kapatılmak İsteniyor</title><content type='html'>Ülke gündeminin birbiri ardına değiştiği, bilgi bombardımanına maruz kaldığımız bir döneme daha girdik. Bu durum bizlerin önüne hızla atılan haberleri doğru analiz etmemizi engeller nitelikte. Çünkü fazlaca düşünmeye vaktimiz yok; çünkü dakika dakika değişen gelişmeleri özümseyip, gerekli araştırmaları yapacak vaktimiz hiç yok. Yoksa bu hızlı haber treninde; treni kaçırmamız işten bile değil. Bizlere düşen ise treni raydan çıkartmaktan başka bir şey olmamalı, yoksa bu haber ağının içerisinde boğulup giden, git gide daha düz bakan, duyarsızlaşan ve unutan insanlar haline geleceğiz.&lt;br /&gt;Demokratik açılım, işsizlik, GDO’ lar, domuz gribi ve cinsiyet ayrımcılığı… Her biri gazete sayfalarından konu başlıklarıyla okunamayacak kadar Türkiye için önemi olan derin ve aşılması gereken konular. Her birinin ve daha fazlasının çözümü için başlangıç zamanı,  zincirin ne önünde ne de arkasında…  Ve her bir konu kendi genel - tarihsel sürecinde değerlendirilmesi gereken bir bakış açısına ihtiyaç duyar nitelikte. &lt;br /&gt;Demokratik açılım, işsizlik, GDO’ lar, domuz gribi ve cinsiyet ayrımcılığı dedim, değil mi? Sanırım sizlere yabancı kalan konu, en sondaki haber oldu. Çünkü cinsiyet ayrımcılığı, Türkiye’ de yaşanan nefret suçları, geçen sene Lambda İstanbul’a açılan kapatma davası hatta bugün İzmir’ de  gey lezbiyen, travesti ve transseksüel haklarını savunma amacıyla kurulan Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’ne kapatma davası açılıyor olması, genelde ya özel bir araştırma istiyor ya da bir kez okunmuş haber niteliğinde belleğimizden kayboluyor. Nedeni ise konunun bizlerin tabularına sesleniyor olmasında. Ve pek çok tabumuzda olduğu gibi yasalar düzleminde bu ayrımcılığın korunuyor olması ve konudan pek de tiraj beklentisi olmayan medya tarafından da konuya ilginin olmaması. &lt;br /&gt;Devlet Yatak Odamda&lt;br /&gt;Siyah Pembe Üçgen’ e açılan kapatma davasının gerekçesi, İzmir valiliğinin talebi ve savcının girişim ile tüzüğünün ikinci maddesinin, “genel ahlaka ve ailenin korunması” na aykırılılığı iddiası. Aynı senaryo, Lambda İstanbul’un davasında da yaşanmıştı. &lt;br /&gt;Her iki kapatma davasına ilk dayanak noktası, anayasamızın Ailenin Korunması başlıklı 41. Maddesi; MADDE 41. – (Değişik: 3.10.2001-4709/17 md.) Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.&lt;br /&gt;Bu madde gerekçesi ile eşcinsel haklarını koruma derneklerine açılan kapatma davalarının bende uyandırdığı ve dehşete düşürdüğü tek ve önemli nokta; devletimizin, “aile toplumun temelidir; aile dediğin erkek ve kadındır ve onlar çocuk yaparlar, ben onları korurum, ama tek olması gereken sadece budur” tezi ile yatak odalarımızda varlığını göstermesi. Yani benim “aile” kurmayı tercih etmememi geçelim, eşcinsel ya da heteroseksüel olayım; eşcinsel haklarını korumaya yönelik bir dernek açamıyorum, açarsam kapatılmaya çalışılıyorum. Çünkü kurulan derneğin bir hak ve özgürlük alanı olduğundan ziyade dernek temasının ve burada katılımcı olacak olan bireylerin cinsel  yönelimleri düşünülüyor (!?). Kapatılma talebinin nedenleri arasında geçen, Lambda İstanbul’ un davasında gerekçe gösterilen ise daha da vahim bir madde; Türk Medeni Kanunu Madde 56/2 “Hukuka veya ahlaka aykırı amaçlarla dernek kurulamaz.” Bu da devletin odama giriş vizitesi; Ahlak ! &lt;br /&gt;Ahlaksızlık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’ de 2002 verilerine göre aile içi fiziksel şiddete ailelerin % 34'ünde, sözlü şiddete ise &lt;br /&gt;% 53'ünde rastlanmaktadır. Çocuklara yönelik fiziksel şiddete rastlanma oranı da&lt;br /&gt;% 46'dır. Bir başka araştırmada kadınların %40,7’si aile içi şiddete maruz kaldıklarını, bunların %91’i eşi, %19,7’si eşinin yakınları tarafından kendilerine şiddet uygulandığını belirtmiştir. Kadınların %56,9’u aile içinde şiddet uygulayanların erkekler olduğunu, şiddetin en çok kadınlara (%59.8)ve çocuklara (%32.4) uygulandığını belirtmişlerdir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum huzuru ve bireylerin güvenliği için örgütlenme ve söz söyleme hakkının engellenmesinin bir çözüm olmadığını aksine içeride derin yaralar ve sosyal sıkıntılar yarattığını Türkiye birçok alanda yaşadı. Yukarıdaki veriler, katı, değişime kapalı olarak yapılan düzenlemelerin bizler için hiç de çözüm üretici olmadığının göstergeleri. Hiçbir şikayet ya da benzeri bir durum yaşatmamış bir derneğin sadece eşcinsel haklarını savunuyor olması nedeniyle kapatmaya çalışılması ayrımcılıkla özdeş olup, yukarıdaki veriler göz önüne alındığında Türkiye’ de kadın ve erkeğe yönelik tanım ve yaklaşımın eksikliği de ortaya koyuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlar şiddete uğruyor, çocuk kaçırılmaları ve cinsel istismarların önüne geçilemiyor, Türkiye’ de nefret söylemleri ve yarattığı şiddetten eşcinseller de nasibini alıyor. Üç yılda eşcinsellere yönelik kayıtlara geçen 30 nefret cinayeti işlendi ( kaldı ki bu kapsamda da bir yasa yok )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korumaya çalıştığınız kimin ahlakı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya Özgüzel&lt;br /&gt;derya.ozguzel@gmail.com&lt;br /&gt;( Siyah Pembe Üçgen Kapatılamaz İnsiyatifi’nden )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaos Gl: &lt;br /&gt;http://www.kaosgl.com/icerik/siyah_pembe_ucgen_kapatilmak_isteniyor&lt;br /&gt;Taraf Gazetesi:&lt;br /&gt;http://taraf.com.tr/haber/45035.htm&lt;br /&gt;Yeşil Gazete: &lt;br /&gt;http://yesilgazete.org/2009/11/26/siyah-pembe-ucgen-kapatilmak-isteniyor/&lt;br /&gt;Sosyalist Demokrasi Gazetesi: &lt;br /&gt;http://www.sosyalistdemokrasigazete.net/&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-5065797161364697196?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/5065797161364697196/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=5065797161364697196&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/5065797161364697196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/5065797161364697196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2009/12/siyah-pembe-ucgen-kapatlmak-isteniyor.html' title='Siyah Pembe Üçgen Kapatılmak İsteniyor'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-9021806707684051406</id><published>2009-11-11T09:02:00.001-08:00</published><updated>2009-11-17T17:11:23.958-08:00</updated><title type='text'>GDO Pazarı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’ de, 26 Ekim 2009 tarihinde “gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş  organizmalar ve ürünlerin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik” in 27388 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanarak yürürlüğe konulmasının ardından yine yoğun bir tartışma ortamına girdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO ‘lu ürünlerin ekolojik sistem üzerindeki zararlarını değerlendirmenin yanı sıra, bu ürünlerin hükümetler tarafından yaygınlaştırılmasındaki niyet doğru ve net okunmalıdır. GDO; kapitalist sistem dilinden okunduğunda; sahip olduğu patent hakkı ile gıda tekelleşmesi adına  çok uluslu şirketlere vaad ettiği yüksek karlarla vazgeçilmez  bir kazanç kapısı... GDO; hükümetlerin dilinden okunduğunda ise küresel düzeydeki yayılmacılığa, ayak uydurulmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO’ lu ürünlerin en çok kullanıldığı ülkelerden birisi  ABD; dünyanın en büyük GDO’ lu tohum üreticisi ise yine ABD’ de Monsanto.  16 Ekim 2009’ da Birleşmiş Milletler, Gıda ve Tarım Organizasyonu’nun ilan ettiği Uluslararası Dünya Gıda Günü’ nde, La Via Campesina’ nın gıdanın bağımsızlığı adına, dünya çapında, müttefikleriyle beraber Monsanto ve Genetigi Degistirilmis Organizmaların tamamen reddedilmesini ifade etmek amacıyla harekete geçiyorken on gün sonra ülkemizde yönetmeliğin sessiz sedasız yürürlüğe girmesi yaşadığımız trajik komik durum.              &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde yönetmeliğin yürürlüğe girmesiyle başlayan tartışmalardan anlaşılmasın ki; genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili bu gelişmeler 2009 yılına özgü bir durum… Tarla denemelerine 1985 yılında alınan GDO’ ların ticari anlamda ekimine 1996 yılında başlanmıştır. 20. yy tarımı olarak adlandırabileceğimiz bu gelişmelerin kökeni, modern, endüstriyel tarımın ihtiyaç duyduğu standartlaşmanın günümüzde maksimum seviyeye çıkmasıdır Rekabete dayalı kitle pazarında karları arttırmak üzere yapılan ticari baskılar da diğer ülkeler üzerinde GDO'lu tohumları alma yönünde bir baskı oluşturmuştur. Bunun zemini hazırlayansa çok uluslu şirketlerin adım adım elde ettiği tohum tekelleşmesidir.              &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahsüllerde tekbiçimlilik; genetik daralmaya neden olur. Tohum tekelleşmesi ise üreticinin bu şirketlere bağımlı olmasına neden olur. Buna ihtiyaç  duyulmasının sebebi ise GDO üreten devletlerin denetimi kolay hızlı  üretim sağlama arzusu ile kapitalizmin kontrollü - yayılmacı politikasının uzlaşımıdır.              &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO ‘ lu ürünlere yasal olarak kapıları açışımızla başlayan bu tartışma ortamında medya ise, ürünlerin tüketimi noktasında, bizlerin gıdaların gdolu olup olmadığını bilerek, tercih yapabilme hakkına sahip olabilmemizin yeterli olacağı gibi bir tavır sergileyerek pazar alanında GDO’ lu ürünleri meşrulaştırmış oluyor. Oysa ki istenilen yasal düzenlemeler yapılsa da, bu ürünler GDO etiketiyle pazara sunulmasının ardından daha ucuz pazarlanacak olmaları nedeniyle, bahsedilen tercih hakkı sadece sözde kalacaktır, bizlerin alım gücümüz doğrultusunda GDO’ lu ürünleri almak durumunda kalacağımız aşikardır. Bir başka ve en önemli husus ise, GDO’ lu tohumların kullanıldığı araziyi, geri dönüşümsüz olarak tahrip etmesi, onu tüketen insan ve hayvanların zarar görmesidir            &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle GDO’ lu ürünlerin sadece yasal çerçevede satılmasına değil, üretimine karşı çıkmak zorundayız. Yapay tohumlarla, üretimi yapılan ürünlerin insan sağlığına yararlı olduğunu iddia etmek pek bir abesle iştikaldir.  Zararlı olup olmadıkları konusunda da uzmanlarımız gerekli bilgileri veriyorlar ki uzun ya da kısa vadede ortaya çıkabilecek olan zararlı etkiler, saymakla bitmiyor… Öte yandan, kimi yetkililerimizce dünyadaki açlık oranını engelleyebilmek için GDO’ lu tohum kullanmak zorunda olduğumuz da büyük ve bilinçli bir şaşırtmacadır. Dünyada açlığın temel sebebi sömürgecilik döneminden bu yana süre gelen yanlış tarım politikaları ve besinin adil dağıtılmamasıdır.          &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;       Saldırgan Politikalar – Çözüme  Yönelik Yapılması Gerekenler         &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek kar amacı taşıyan bu pazar, kendisini çok da naif ve tercihe yönelik sunmuyor elbet ki. Bu süreci biraz daha iyi değerlendirebilmemiz için iki yıl once Brezilya’ da yaşananlara goz atmamız gerekir.  Brezilya Topraksızlar Hareketi’ nin  (MST) üyeleri 2007 yılında, gdo üretimi yapan Syngenta’nın Güney Amerika'dan gitmesi talebiyle şirkete ait iki üretim noktasını işgal etmiş, İşgalleri gerçekleştiren örgütler, amaçlarının; topraksız işçilere karşı eylemlere girişen ve çevre kanunlarını hiçe sayan Syngenta’nın Brezilyayı terk etmesini sağlamak olduğunu bildirmişlerdi. Bu olaylardan iki ay kadar once Via Campesina liderlerinden ve topraksızlar hareketinin köylülerinden olan Valmir Mota de Oliveira, Syngenta'nın güvenlik görevlilerin ateş açması sonucu hayatını yitirmişti. Via Campesina bunun üzerine 97 ülkede eşzamanlı olarak Syngenta'yı protesto eylemleri düzenleme kararı almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu sebeplerle, genetiği değiştirilmiş ürünlerin pazarlarda yer almasına karşı olan mücedele, küresel  düzeyde ele alınmalıdır. Meksika ve Brezilya’ da gerçekleşen direnişler iyi değerlendirilmeli, bu mücadele grupları ile gerekli iletişim ve saflar oluşturulabilmelidir. Ülkelerin biyoçeşitliliğe karşı, bu yayılmacı tohum savaşına yönelik olarak kendilerini koruyabilmeleri için, yerel üretimi ve çiftçileri desteklemeleri, ve çiftçilerin kendi tohumlarını kullanmalarını yeniden sağlamaları gerekmektedir. Ülkemizde de bu süreçte, gittikçe zayıflatılan çiftçilerimiz desteklenmeli, yerel örgütlenmeler ve dayanışmalar kuvvetlendirilmelidir.  Aksi süreçte tarımsal üretim / çiftçiler bir kez daha darbe yiyecek;  dışa bağımlı hale gelen üretimimiz bizlere ışıklı marketlerde besin değeri düşük,tek tip, tatsız ve sağlıksız ürünler sunmaya hızla devam edecektir.        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;         http://yesilgazete.org/2009/11/11/gdo-pazari/&lt;br /&gt;13.11.2009 yayınlı Sosyalist Demokrasi Gazetesi' nde de yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&amp;amp;aid=25264&amp;amp;cas=931&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-9021806707684051406?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/9021806707684051406/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=9021806707684051406&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/9021806707684051406'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/9021806707684051406'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2009/11/gdo-pazar.html' title='GDO Pazarı'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-6125682293249686834</id><published>2009-09-08T13:57:00.000-07:00</published><updated>2009-09-08T14:00:12.491-07:00</updated><title type='text'>Tüketim Toplumunda Tükenmeyen Seçenekler; Cep Telefonları</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqbF0Vy5qVI/AAAAAAAAA40/GVxO4QxC6D4/s1600-h/tel.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 97px; height: 122px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqbF0Vy5qVI/AAAAAAAAA40/GVxO4QxC6D4/s320/tel.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379204307935144274" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Ev telefonunun tek düze mekanik çalış sesini hatırlayan kaldı mı bilmiyorum. Kim tarafından arandığını dahi bilmeden “telefon çalıyooor”, heyecanı ile koşuşturmayı? O zamanlar, bilgisayar da bu kadar revaçta değildi, cd’ ler yerine kasetler bir de koca walkmanlar vardı… Bir de başkaydı sosyal yaşamımız ve iletişim; çocuktum, mahallede, kah  çamurdan yemek yapıp, kah top peşinde koşturup, ebe sobe yaparak oyun oynardık hatırlıyorum, sokaktan içeri girmeyi de istemezdi canımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ki bundan yaklaşık on yıl öncesine kadar o çok sevdiğim bilim kurgu hikayelerine sanki inat, inanamayacağım bir hızda sosyal bir değişim geçirdik.  Kimi teknoloji ürünleri hayatlarımıza hızla tüketilmesi gereken bir şeymiş gibi girdi. Bu kurgunun sahipleri o kadar profosyoneldiler ki, biz safiyane tüketicilerle önce ellerindeki eski modelleri eritip, ardından hızla ve durmaksızın yeni modelleri önümüze sererek bizleri, o yenilikten bu yeniliğe uçurdular. Bu sektörde en çok ilgi duyulan ve her yıl büyümesini sürdüren günümüzün cep telefonları oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında bir gerçek ortaya çıktı, bu telefonların çalışma şekilleri ile ilgili uzun sürede insan DNA’ sında değişime bile yol açabilecek düzeyde radrasyon yayan ve özellikle çocuklarımız için kanser tetikleyicisi olan Baz İstasyonları ! Hatta bu gerçek sırra kadem bassın diye de, yine piyasanın sahipleri tarafından bu istasyonlar, kah reklam panosu kah baca şeklinde yapıldılar. Bu zaman zarfındaysa ben büyümüştüm ama sokaklarda da pek de çocuk göremez oldum. Çocuklar da evler çekilmişler, kendilerini diğer teknoloji harikalarına bağlamışlardı. Bizlerse bir  tasma gibi yanımızdan ayıramadığımız telefonlara mahkum etmiştik kendimizi. Aranmanın tadı da kaçar olmuş, dakikaları alan mesajlaşmalarda, yaşanılanları buluşup paylaşmanın heyecanı eridiği gibi dili özenli kullanmanın önemi bilinmeyen zamanlarda asılı kalmıştı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde daha gürül gürül geliyor bu koca piyasının sahipleri, yine karşı koyamayacağımız bir teklifle, belki de istasyolardan yayılan radyasyonun ( karşı koyma !? ) reflekslerimizi azalttığı bilgisi ile 3G !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baz istasyonlarının zararlarına yönelik geçen yıl hızlanan hukuk mücadelelerinin, mahallelerindeki baz istasyonlarını söktürmeyi başaran mahalle sakinlerinin umudunu kırmak değil amacım ama bakın 3G için Prf. Dr. Selim Şeker ne diyor; Bu teknoloji ile beraber bugüne kadar 1 baz istasyonu olan yerde, artık 9 tane baz istasyonu olacak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu 3G, baz istasyonlarından kendisine yönelen muhalefeti sindirmek için sözde kendi tabanını oluşturmak  için 3G kullanıcılarından istasyon talebinde bulunmalarını isteyerek ne kadar kurnaz olduğunu birkez daha gözler önüne seriyor. Samimiyeti aradığımız şu yüzyılda dilerdim ki bu samimi bir girişim olsun ki bunun olması içinse 3G için kurulacak istasyon sayısı, bunların insanlar ve çevre üzerine yaratabileceği yan etkiler, bu teknoloji ile piyasaya sürülen cep telefonlarının sar değerlerinin bir bir verilmesi gerekiyor, insanların gerçekten iradi bir seçim yapabilmesi için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Teknoloji -  Tüketim vd..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknoloji bugün en basit tanımıyla; “İnsanoğlunun gereklerine uygun yardımcı alet ve araçların yapılması ya da üretilmesi için gerekli bilgi ve yetenektir. “diye geçiyor wikipedia’ da. Ben bunu günümüz geçeğinde ise tepe taklak olarak şu şekilde tanımlıyorum;  “İnsanoğlunun kendisinde zorunlu bir gereklilik psikolojisi yaratılarak, hızla tüketilmesine uygun yardımcı reklam ve psikoljik telkinlerle piyasaya sürülen alet ve araçların yapılması ve üretilmesi için gerekli bilgi ve yetenektir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz ekonomisinin dayanağı olan kapitalizmin yalnız bir çarpıklığı cep telefonları. Hiçbir canlıyı düşünmeksizin yalnız kar amacına dayalı sistemin tılsımlı sözcüğü   “Tüket!”&lt;br /&gt;Sosyal ilişkilerini tükettin ve bugün yuvarlandığın bireyselliğin içinde, koca bir boşluk sahibisin,o zaman kendini ödüllendir ve “tüket” , mutsuz insanın davranış modelidir tüketmek. Sözcüklerini tükettin, mektup yazmak kimin harcı ki artık ? O zaman sarıl mesajlara istediğin kadar kısa ve anlık – anını tüket sözcüklerinle. Paylaşmayı tükettin, ne gerek var ki bir araya gelip sıcak bir kahve eşliğinde saatlerce konuşmanın, al ekonomik paketini, aynı pakettekilerle paketle ilişkilerini; paylaşımı tüket!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir şeyi de gözden kaçırma elinde son model telefonun ile  karizmatik – modern insan, asıl seni tüketiyorlar.  Ve seninle birlikte koca bir eko-sistemi. Edilgenlik acıtır ya seni…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;08.10.2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://yesilgazete.org/2009/09/08/tuketim-toplumunda-tukenmeyen-secenekler-cep-telefonlari/&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-6125682293249686834?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/6125682293249686834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=6125682293249686834&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/6125682293249686834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/6125682293249686834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2009/09/tuketim-toplumunda-tukenmeyen.html' title='Tüketim Toplumunda Tükenmeyen Seçenekler; Cep Telefonları'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqbF0Vy5qVI/AAAAAAAAA40/GVxO4QxC6D4/s72-c/tel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-5868024772151000388</id><published>2008-05-25T16:24:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:29:28.040-07:00</updated><title type='text'>Aşk Varmış Aşk Yokmuş</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SDn2Az1yQ0I/AAAAAAAAAfw/zFugzBwpjX4/s1600-h/a%C5%9Fk+varm%C4%B1%C5%9F+a%C5%9Fk+yokmu%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204461338179552066" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SDn2Az1yQ0I/AAAAAAAAAfw/zFugzBwpjX4/s320/a%C5%9Fk+varm%C4%B1%C5%9F+a%C5%9Fk+yokmu%C5%9F.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SDn14j1yQzI/AAAAAAAAAfo/1J6V6MlwH_I/s1600-h/A%C5%9EK+VARMI%C5%9E+A%C5%9EK+YOKMU%C5%9E.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Baharın gelişi ile onun bedenimizi saran nahoş coşkusunu da içimizde hissetmeye başlarız. Dipçiklensek de, günü kapatmak için gün boyu didinsek de, kimimiz elinde gazete kapı kapı iş arayışlarına girişse de, insana ait olan bu duygu hiçbir zaman ketlenemez. Onca stres, onca kaygı içinde, yine aşık oluveririz, yine seviveririz…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ama ne şekilde?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tanışık olunmamış bir yüzden etkileniverir ya da yıllardır bize eşlik eden hayat arkadaşımızı, yahut sabah ilk yudumumuzu aldığımız kahvemizi daha çok seviveririz baharın bu coşkulu seliyle…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ama ne kadar derin?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bahar, Yunan mitolojisinde anaç bir duygusallık taşır, Demeter’in, Hades tarafından yer altına kaçırılan kızı Persephone’yi gördüğü günlerde çiçekler açar, bahar gelir dünyaya.&lt;br /&gt;Bahar, aşkı simgeler aşık edebiyatımızda… Her bir mısrada öten bülbüller, kıvrım kıvrım güller dile gelir…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bahar ve aşk üzerine her söylence o kadar derin anlamlar taşır ki, günümüzle yüzleştiğimizde bir hayal kırıklığı yaşarız. Söylence olmuştur her bir anlatı… Biz de beceriksizce söylenceleri söyleyen, ama sadece dile getiren, içimizdeki o coşkuyu beceriksizce güne sunmaya çalışan, aslında birbirine yabancı, ama bir yandan bir şeyleri, birilerini sevdiğini sanan suretler halini alıveririz. Çünkü özünde, kendimizi ne kadar sevdiğimizi bile bilmeyiz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Modernlikle birlikte kayboluvermiştir derinliğimiz. Dinlenilen birkaç güzel tınının ardından “yaz aşkları” şarkıları dilimize dolanıverir. Çiçekleri koklamayız bile sevgiliye ulaştırmadan önce. O artık sevgiliye yalnızca ulaşması gereken bir metadır. Sabah uyandığımızda, ilk olarak perdelerimizi açmayız mesela. Apar topar varoluşumuzla beceriksizce yüzümüzü yıkayıveririz. Kaçımız günün karmaşasında ayaklarımızın altında sevimlilik yapmaya çalışan bir kediye ya da köpeğe elini uzatır ki..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Meşgulüzdür hep..&lt;br /&gt;Severken de sevişirken de meşgulüzdür …&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Çiçekleri tüketiriz, hediyeleri tüketiriz, güneşi tüketiriz, sözleri tüketiriz… Ama hep bu meşguliyet ile… Neyi, nasıl tükettiğimizi bilmeden, biri eksilir, sonra biri gelir, biz yine buna aşk diyiveririz …&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Oysa ki asıl arbede burada yatar… Ekledikçe, dokundukça çoğalır hayat. Gözlerine baktıkça varlığını hissedersin. Dokundukça, kokladıkça içine çekersin. Sevdikçe, emek verdikçe vazgeçemezsin…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aşk... Yoğun bir duygudur, ama yaşayabilene… Onun ne süslü kutulara, ne gösteriş budalalığına ihtiyacı vardır, ihtiyaç duyduğu tek şey, biraz “zaman”dır. Meşguliyet anlarımızdan biraz olsun sıyrılıp, onun gözlerinin içine bakmaktır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hayatımıza, kendimize, değer verdiğimiz herkese aşkla bağlı kalabilmek umuduyla…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;DERYA ÖZGÜZEL&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-5868024772151000388?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/5868024772151000388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=5868024772151000388&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/5868024772151000388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/5868024772151000388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/05/ak-varm-ak-yokmu.html' title='Aşk Varmış Aşk Yokmuş'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SDn2Az1yQ0I/AAAAAAAAAfw/zFugzBwpjX4/s72-c/a%C5%9Fk+varm%C4%B1%C5%9F+a%C5%9Fk+yokmu%C5%9F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-3207450771987616207</id><published>2008-05-25T16:20:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:29:51.322-07:00</updated><title type='text'>Boşlukta Bir Oyun - Sartre Bulantı</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SDn1CD1yQyI/AAAAAAAAAfg/FooY5hEXDes/s1600-h/sartre.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204460260142760738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SDn1CD1yQyI/AAAAAAAAAfg/FooY5hEXDes/s320/sartre.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;"Hiç kuşku yok, bir şeyler oldu bana. Ve olanlar, hani o alışılagelmiş kesinlikle, açıklıkla değil, hastalık biçiminde oldu. Sinsi sinsi, yavaş yavaş yerleşti; biraz saçma, biraz rahatsız bir insan gibi duymaya başladım kendimi, hepsi bu kadar işte. Bir kez gelip yerleşince de bir daha kımıldamadı, kalakaldı öylece ve ben hiçbir şeyim yok sandım, yanıldığımı sandım. Oysa ki şimdi, işte bak, varlığını duyurmaya başladı. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sartre, felsefesinde ilk hamleyi Tanrı’ yı reddedişi ile yapar. Diğer yandan metafiziksel temelini güçlendirmek için “öznellikten” yola çıkar. Felsefesini “varoluş, özden önce gelir” sözüyle özetler. İnsan bu dünyaya “atılmıştır” ve kendisini sürekli seçerek oluşturur. Bir başka açıklama ile o tasarlanmamıştır, kendisini tasarlayandır. Kader ya da insan doğası gibi zorunlu yaşamları reddeder, öte yandan bireyi “özgürlük” kavramına mahkum eder. Boşlukta başlayan bu oyun, bireyin, varlığı ile bilincini ayırt ederek sorgulamaya geçmesi ile bir üst noktaya taşınır. Bu “bulantı” nın da başlangıcıdır. Birey, boşluk içerisinde kendi donuk ve yapış yapış olan bedeni ve onu saran maddi dünyanın “fazladanlığı” içerisinde boğulmaya mahkumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bu bunaltı ve mahkumiyet, bireyi ne bir intihara, ne de bir tür çılgınlığa iter. Sartre burada an’lık gerilimleri, güçlü kalemi ile bizlere anlattığında, her birimiz hayatın bir noktasında, bir varoluşçunun bu kendini keşfediş serüvenine katıldığımızı fark ederiz. Kimse yoktur ki bir an’lık tüm maddelere ya da kendi varlığına yabancı hissetmemiş olsun. (Öyle ki, bir bebeğin gelişimi boyunca kendi uzuvlarını merakla incelemesi geliyor aklıma da... Sanki bilinç ile bedenin yeni tanışmaları ilk bu gelişme an’larında gerçekleşiyordur.)&lt;br /&gt;Sartre bize bir durum anlatısı sunar. Onun kalemi, tüm içtenliği ile insanın bir zaman karesinde yaşamla ilgili sorgulamasını, bunaltısını ustaca yansıtır bize. Bunaltı’ nın ardından en çok ses getiren roman üçlemesi olan “Özgürlüğün Yolları” nda varoluş problemini daha derinlemesine ele alır. Tüm kahramanlar “iç sorgulamaları” ile “akıl çağı” na varırlar.&lt;br /&gt;Sartre’ın yaşadığı dönem, modern topluma geçişin tüm sıkıntılarını içinde barındırır. Teknolojinin ilerlemesi ile karmaşıklaşan toplum ve yalnız insan; bunaltı ve yabancılaşma duyguları ile yüz yüze gelir. Onun dönemi diğer yandan Tanrı’ dan kopuşu da sergiler ki bu da kişiye, bu yabancı dünyaya atılmış olduğu hissini verir. Ama bilinç ve beden arasındaki ayrım metafizik yaklaşımdan ayrılmaz.&lt;br /&gt;Bireyin önemsenmediği, ağır çalışma şartları altında saatlerin, günlerin, yılların harcandığı modern toplumun, çağın hastalığı olarak “depresyon” u tanımlaması elbet ki bir tesadüf değildir. Bu sonuç acaba hepimizin biraz varoluşçu olduğunu mu gösteriyor? Öte yandan varoluşçuluk, boşvermiş, bohem bir hayatı tercih etmiş insanların felsefesi olarak da karalanmıştır. Burada iki çelişkiyi yaşamaktayız; ilki Sartre’ın varoluşçuluğun bir burjuva felsefesi olmadığını savunması, diğeri ise varoluşsal sorgulamalar içerisine girmiş orta kesimden bir bireyin, bu sorgulamayı Sartre’ın romanlarındaki gibi durgun bir iç sorgulama ile atlatabilmesinin pek de rasyonel bir yaklaşım gibi durmayışı.&lt;br /&gt;Bilginin, kavramların, bunların içerisinde hayallerin kirletildiği bir toplumda sıkışıp kalmış, kendine yabancılaşmış birey, depresyon ya da intihar seçiminin dışında ne denli varlığını savunabilir? Bu elbet ki bir yönden hayata iyi bir tutanak, geleceğe dair bir güvenli bakış ile olur ki bu da çeşitli maddi ve sosyal imkanları ile hiç de hoşlanılmayan burjuva sınıfında mevcut.&lt;br /&gt;Diğer yandan Sartre savunmaları arasında “herkes varoluşsal bulantıyı içerisinde hisseder, ama çoğu kişi bunu ört bas etmeye çalışır” der. Buradan hangi noktaya varabiliriz? Varoluş sorunsalı modern toplumun getirdiği yalnızlık ve yabancılaşmayı mı sembolize eder, yoksa gerçek bir metafizik durum mu vardır ortada? Hiç bir sınıfa dahil olmadan bu sorunun yanıtını vermek oldukça zor. Kim inkar edebilir ki içimizde kavrulan yabancılaşma hissini, çözülen evlilikleri, yalnızlıkta asılı kalmanın verdiği boşluğu, en üst noktaya konmaya çalışan 'aşk’ın içinde nice yıkıntılar barındırdığını. Kim iddia edebilir insanın, hayatının herhangi bir döneminde aynaya bakarak, yüreğindeki sıkıntı ile “kimsin sen?” demeğini… İntihar oranlarının çok yüksek bir seviyede olduğu, artan teknoloji bağımlılığı ile yabancılaşmanın hız kazandığı çağımızda, toplu bir cinnet mi geçirmekteyiz; yoksa tüm bu varoluş sorgulamaları, an’lık fark edişler ile çırpınmalarla yolumuzu bulamamakta mıyız?&lt;br /&gt;Varoluş sorunsalı bir sembol mü, yoksa ispatlı bir metafiziksel durum mu?&lt;br /&gt;Ben oyumu modern toplumun getirdiği bir “benlik” kaygısı yönünde kullanıyorum. Varoluş sorunsalı metafizik alt yapısıyla çağın dramını anlatabilen güçlü bir sembol kanımca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derya Özgüzel&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-3207450771987616207?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/3207450771987616207/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=3207450771987616207&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3207450771987616207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3207450771987616207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/05/bolukta-bir-oyun-sartre-bulant.html' title='Boşlukta Bir Oyun - Sartre Bulantı'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp1.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SDn1CD1yQyI/AAAAAAAAAfg/FooY5hEXDes/s72-c/sartre.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-8517470681396159578</id><published>2008-04-29T14:02:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:30:12.553-07:00</updated><title type='text'>23. NİSAN / İZMİR KİTAP FUARI</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBeNX218EDI/AAAAAAAAAe0/vW-DCM8_Gx4/s1600-h/Kitap+Fuar%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5194776136193413170" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBeNX218EDI/AAAAAAAAAe0/vW-DCM8_Gx4/s200/Kitap+Fuar%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;23. NİSAN / İZMİR KİTAP FUARI&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Güneşli, güzel bir sabah … Kahvaltıyla güne başlarken TRT’ de minikleri izliyorum… Kimileri çok ufak, kimilerinin arada yaptıkları muzırlıklar kameralara yansımış, insan gülmeden edemiyor … Zaman zaman dikkatimi çeken ise, arka fonda bolca RTÜK reklamının geçmesi.&lt;br /&gt;Öğleye doğru vakit kaybetmeden kitap fuarına gitmek üzere yol alıyorum. Programımda ilk Melih Ergen’ in konuşması görünüyor. Hüseyin Çorlu’ nun idaresinde Melih Ergen ve Engin Gönen’ in “Ekolojik Sorunlar ve Siyasi Partiler” başlıklı konuşmasını dinleyeceğim…&lt;br /&gt;Fuar cıvıl cıvıl, panele katılım da oldukça iyi. Yalnızım ama hiç de yalnızlık hissi yaratmıyor bu ortam.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;EKOLOJİK SORUNLAR VE SİYASİ PARTİLER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hüseyin Çorlu, ilkin, Avrupa’ da sosyal demokratların ve sol partilerin kurduğu sosyalist enternasyonelin, kendi toplumsal sorunlarının yanı sıra, dünyanın ortak ciddi sorunları olduğunu ve bunları kısaca dört başlık halinde topladıklarına değindikten sonra bunlardan birisinin de ekolojik ve çevre sorunları olduğunu söyledi. Toplantının düzenleniş amacını ise ülkemizde siyasi partilerin programlarını incelediğimizde çevre ve ekoloji ile ilgili sorunların yalnızca birer cümle ile geçiştirilmiş olması, ne seçim bildirgelerinde ne çalışmalarında ne de partinin alt çalışmalarında çevre ile ilgili ciddi bir çalışmanın bulunmayışı olarak tanımladı.&lt;br /&gt;Ege Üniversitesi sosyoloji bölümü öğretim görevlisi Sayın Engin Gönen ise kısaca ekolojinin tanımını yaptıktan sonra; ekolojik sorunlarda insanın yerinin önemini dile getirdi. Çünkü insanoğlu diğer hayvanlardan farklı olarak çevresine sürekli müdahele etmektedir, onu değiştirmektedir. Bu sebeple çevresi ile olan ilişkisinde bir zaman sonra birtakım aksamalar ortaya çıkmıştır. Bu aksamlara da biz ekolojik sorunlar başlığı altında toplamışızdır diyerek konuşmasını sürdürdü. Özetle;&lt;br /&gt;- İnsanların kendileri ile olan ilişkilerinin karakteri doğayla olan ilişkilerinin karakterini etkilemektedir. Bu nedenle çevre, politik ve sosyal bir konudur. İlkçağdan bu yana Kızılderili kabilelerde bu tarz sorunların olmaması bu nedenledir.&lt;br /&gt;- Demirel, “hava çarşaf mı ki kirlensin” sözünü kullanabilmiştir. Özal döneminde önemli araziler yapılaşmaya açılmıştır. İzmir Kordon’u için Burhan Özfatura “ipe götürseler de burayı dolduracağım” demiştir. Akp’ li bir milletvekili Çed raporunun çok zor alındığını eleştirmiştir.&lt;br /&gt;- Bu düşüncelerin altında siyasi iktidarların, özel şirketlerin tek amaçlarının sanki istihdam yaratmak olduğu gibi bir tavır takınmalarıdır. Oysa ki bu şirketlerin hedefi hep daha çok büyüme ve kar elde etmektir. Bunun sonuçları ise daha çok çevresel sorun ve kirlenmedir.&lt;br /&gt;- Çevre konusunu genelde sol ve sola yakın partiler bir haksızlık olarak değerlendirmişlerdir. Ne var ki pratikte gerçekçi bir müdahele bu zamana kadar görülmemiştir. Örneğin CHP akademik olarak iyi bir programa sahip ama iktidar tecrübeleri olmadığı için pratikte neler yapacaklarını bilmiyoruz. Belediyelerdeki çalışmaların bir parti programından mı yoksa kişilerin insiyatifinden mi kaynaklandığını bilmiyoruz, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Melih Ergen&lt;br /&gt;Yeşiller Partisi Eski Genel Başkan Yardımcısı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Melih Bey, ülkemizde kitap okuma oranının azlığına değinmesinin ardından okuyucu kesime yaptığı bir eleştiri ile konuşmasına başladı. Daha sonra özet olarak;&lt;br /&gt;“Tamam kitapları az okuyoruz da peki okuyanlarımız ne yapıyor? Esas incelik şurada, insanoğlu bence yeni fikirlere kapalı kutu; ürker korkar. Bize verili hayatın dayatılmış olan değerleri ile tartışmayı çok severiz. Bizler kendi fikirlerimizden çok o günkü köşe yazarların paralelinde konuşmayı daha çok severiz.(…) Ve çok tartışıyorsak aslında o fikirlerin karşı taraftan onaylanmasını bekleriz.&lt;br /&gt;(…)Ben böyle bir toplantıya sizler kadar geniş katılımın olacağını doğrusu hiç tahmin etmemiştim (….) Bu hem hoş bir şey hem de beni şaşırtan bir yanı var. Çünkü yeni nesil fikirlerin üzerine tartışmayı acaba becerebiliyor muyuz? Çünkü ben, aynı isimli olan, Ekolojik Sorunlar ve Siyasi Partiler adlı bir toplantıya konuşmacı olmuştum bundan tam 18 yıl önce. Ankara’ da çevre şurası toplanmıştı. (…) Ankara Hilton Otel’ de bir toplantı yapmıştık.(…) O günkü mevcut siyasi partilerin sözcüleri katılmıştı (…). Ali Talip Özdemir paneli yönetiyordu. Ben kendimi tanıtırken sıradan bir yurttaşım denilmesini istemiştim. Bu sözün altında bir alçak gönüllük yoktu bu sözün altında o dönem siyasi olarak benimsemiş olduğum Yeşiller hareketinin temsil ettiği bir tavrım vardı.(…) Ama beni sıradan yurttaş olarak tanıttıklarında bütün salon gülmüştü.(..) Herkes konuştu, bütün parti programlarının çevre ile ilgili, yapılacak olan düzenlemelerle ilgili önlemelerini dosyalar, yazışmalar, şemalarla uzun uzun ortaya koyup anlattılar, sıra bana geldiğinde ise sesimi boğuklaştırdım, mikrofana eğildim “ben gaipten geliyorum, size gelecekten haberler getirdim” dedim. Bu ne demek ki, önce anlamadılar tabi. 15 – 20 yıl sonra sizler yine burada toplanıp, çevreyi nasıl koruyacağınıza ilişkin şu programlar çevresinde önlemler almaktan bahsettiğiniz sürece bundan sonraki panellerde konuşurken yüzümüzde gaz maskeleri olacak çünkü.(..) demek istemiştim. Şimdi aradan 20 yıl geçmiş biz halen aynı şeyleri konuşuyoruz.(…) Güzel ama yeterli mi: Hayır. Çünkü sorunu bir yönü ile farklı olarak algıladığınızı, olaya başka açıdan değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum o da bunun sayın hocamın dile getirdiği gibi ayrı, bağımsız bir siyasi hareket olarak algılamamız gerektiği. “&lt;br /&gt;- Sanayileşme ile çevre arasındaki ilişki uzlaşamaz bir ilişkidir. Sosyalizm ile kapitalizm milli gelirden pay alma konusu dışında türdeş rejimlerdir. Çünkü sosyalizm de büyümeyi hedefler.&lt;br /&gt;- Çevrecilik ile Yeşiller aynı değildir. Birisi mevcut partilerin önlemler dizisidir, diğeri ise başlı başına siyasi bir oluşumdur.&lt;br /&gt;- 17. yy’ dan beri toplumun mutluluğunu sağlamak için her parti, toplumu yukarıdan aşağıya düzenlemesi gerektiğini savunmuştur. Oysa ki çevre sorunu ile hareket eden siyasetçiler bu paradigmanın yeterli olmadığını söylerler. Onlar her konuyu ele alırlar. Öncelikli olarak hukuk ve eğitimden başlamalıyız eleştiriye. Devleti koruyan hukuk mu, halkı koruyan hukuk mu? Bugünkü eğitim anlayışımız merkeziyetçidir.&lt;br /&gt;- Eylemden siyasete ulaşabiliriz. Radikal bir demokrat olarak ben eylemlerle öğrendim pek çok şeyi. O dönem Yeşillerin sloganı “Demokrasi! Hemen şimdi” idi.&lt;br /&gt;- Tüm siyasi partilerin vaadi daha çok para kazanmaktır. Bence dinlenme saatlerimizi satın alabildiğimiz kadar mutluyuzdur. Hepimizin amacı mutluluksa öncelikli olarak yaşamımızı baştan aşağı eleştirmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melih Bey’ in konuşması sırasında salonu saran motive edici enerjisi, kendi kendime işte Yeşil farkı dedirtiyordu…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;26.Nisan.07&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-8517470681396159578?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/8517470681396159578/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=8517470681396159578&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/8517470681396159578'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/8517470681396159578'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/04/23-nisan-izmir-kitap-fuari.html' title='23. NİSAN / İZMİR KİTAP FUARI'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBeNX218EDI/AAAAAAAAAe0/vW-DCM8_Gx4/s72-c/Kitap+Fuar%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-5056259660169227478</id><published>2008-04-29T14:00:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:30:56.180-07:00</updated><title type='text'>İZMİR’ DE DÜZENLENMİŞ OLAN NÜKLEER KARŞITI PANELLER</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBeMyW18ECI/AAAAAAAAAes/gy0Qgn-yyKk/s1600-h/%C4%B0zmir-Panelleri2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5194775491948318754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBeMyW18ECI/AAAAAAAAAes/gy0Qgn-yyKk/s200/%C4%B0zmir-Panelleri2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;23 NİSAN 2008 – ARİF KÜNAR / İZMİR KİTAP FUARI&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Nükleer santrallerin yeni reklam sürecinde “barışçıl atom” başlığı kullanıldığına dikkat çeken Künar, nükleer santrallere neden hayır dememiz gerektiğini başlıca şu başlıklarla dile getirdi:&lt;br /&gt;- Nükleer santral pahalı bir yatırımdır. Kurulması kadar, kapatılması da maliyetlidir.&lt;br /&gt;- Nükleer kazaların sonuçları son derece tehlikelidir.&lt;br /&gt;- Uranyum yakıtının işletilmesi başlı başına bir sorundur. Uranyum, doğalgaz ve petrolden daha farklı olarak dışa bağımlılığı ortadan kaldıracak bir özelliği varmışcasına anlatılmaktadır. Oysa ki ileride uranyuma da ambargo uygulanmayacağının garantisini kim verebilir?&lt;br /&gt;- Ortadoğu ülkelerinin nükleer santrale sıcak bakmasının başlıca sebebi, atom bombası elde etmektir.&lt;br /&gt;- Atık sorunları henüz çözülmemiştir. Bu atıkların yok edilmesi için de bizim gibi ülkeler kullanılmaktadır. Almanya’ dan getirilen 1950 tonluk atık, Isparta Göltaş Çimento Fabrikası ile Konya’ daki çeşitli tesisler kullanılarak yok edilmiştir.&lt;br /&gt;- Nükleer santraller terör saldırılarına karşı savunmasızdır.&lt;br /&gt;- Nükleer santraller var oldukça büyük ya da küçük çaplı kazalar meydana gelecektir. En başta radyasyon sızıntısı olmakta ve bunlar çoğu zaman kamuoyundan saklanmaktadır.&lt;br /&gt;- Ülkemizde enerji var, yapmamız gereken tasarrufa yönelmektir. Bütün Avrupa artık yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmiştir.&lt;br /&gt;- TAEK güvenilir değildir. Ülkemizdeki nükleer lobi içerisinde yer alan bilim adamları dahi TAEK’ i desteklememektedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;26 NİSAN 2008 / Kaçkar Kültür ve Dayanışma Derneği&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;BİLGE CONTEPE&lt;br /&gt;Çernobil felaketine değinen Contepe, ülkemizde Çernobil faciasının bizzat yetkili kişilerce dikkate alınmaması sonucu Türkiye’ de bir kanser patlamasının meydana geldiğine dikkat çekti. Karadeniz’ deki çayların ve fındıkların, bedava dağıtılmasının ülkemizdeki acı gerçekler içinde yer aldığını dile getirdi.&lt;br /&gt;Ülkemizde 1970’ den bu yana Akkuyu’ da bir nükleer santral yapılma istencinin olduğunu fakat buradaki halkla süren 15 yıllık mücadele ile bu çalışmaların geri çekildiğini bildiren Bilge Hanım, bugün de yapılacak olanın aynı halk hareketinin olması gerektiğini söyledi.&lt;br /&gt;Türkiye’ de son beş yıllık gelişimin ne durumda olacağına dair bir çalışma bile var değilken, çok uluslu şirketleri zengin etmek için ülkemizin bu riske sokulmaması gerektiğine dikkat çekildi.&lt;br /&gt;Türkiye’ de bugün, hatlarda % 20 oranında bir enerji kaybımızın olduğunu söyleyen Contepe, istediğimiz kadar büyük baraj ya da santral yapsak da doğru bir enerji politikamız olmadan hep kayıplarımız olacağını dile getirdi. Kabaca bir nükleer santralin fiyatının 6 milyar dolar olduğunu, bu para ile enerji verimliliği programlarına yatırım yaparak, doğru bir enerji siyaseti uygulayarak Türkiye’ nin gelişebileceğini ve bu yüzden nükleere hayır diyoruz dedi.&lt;br /&gt;THANASİS ANAPOLİTAANOS&lt;br /&gt;Yunanistan’ dan katılan Anapolitaanos, nükleer santrallerin tehlikelerini dile getirdikten sonra Nükleer enerji ucuz değil, güvenilir değil, doğa dostu değil, çözüm değil, dahası büyük bir sorun olduğunu söyleyerek; çözüm konusunda kimseden bir şey beklememiz gerektiğini, iktidarları bizim seçtiğimizi ve onların fikirlerini değiştirecek güçlerin de bizde bulunduğunu dile getirdi. Bugün teknolojide en çok ilerleme kaydeden Japonya’ da dahi nükleer santrallere karşı büyük bir güvensizliğin başladığını söyleyen Anapolitaanos, Yunanistan’ da bugüne kadar nükleer santrallere halkın geçit vermediğini ama son zamanlarda kapalı kulisler ardında bu tarz çalışmaların yapıldığını söyleyerek konuşmasını şu şekilde bitirdi;&lt;br /&gt;“Sonuç elde edebilecek miyiz? Yemin ederim ki size başarılı olabiliriz. Biz hareketliyiz, nükleer enerjiye karşıyız”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;a href="http://gazete.yesiller.org/"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-5056259660169227478?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/5056259660169227478/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=5056259660169227478&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/5056259660169227478'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/5056259660169227478'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/04/izmir-de-dzenlenmi-olan-nkleer-kariti.html' title='İZMİR’ DE DÜZENLENMİŞ OLAN NÜKLEER KARŞITI PANELLER'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBeMyW18ECI/AAAAAAAAAes/gy0Qgn-yyKk/s72-c/%C4%B0zmir-Panelleri2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-165232293000930664</id><published>2008-04-25T01:10:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:31:10.460-07:00</updated><title type='text'>Gelin Birkez de Kafamızın İçindeki Yargıçları Yargılayalım</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBGSTW18EBI/AAAAAAAAAek/nsvXinQxbm4/s1600-h/GEL%C4%B0N+B%C4%B0RKEZ+DE+KAFAMIZIN+%C4%B0%C3%87%C4%B0NDEK%C4%B0+YARGI%C3%87LARI+YARGILAYALIM.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193092706581876754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBGSTW18EBI/AAAAAAAAAek/nsvXinQxbm4/s200/GEL%C4%B0N+B%C4%B0RKEZ+DE+KAFAMIZIN+%C4%B0%C3%87%C4%B0NDEK%C4%B0+YARGI%C3%87LARI+YARGILAYALIM.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;GELİN BİRKEZ DE KAFAMIZIN İÇİNDEKİ “YARGIÇLARI” YARGILAYALIM&lt;br /&gt;Camus’ nün Düşüş adlı eseri “suç” ve “yargı” üzerine çok ince yaklaşımlar bulunan kanımca nacizane bir kitaptır. Kitabın kahramanı Jean Baptiste Clamence, zamanında Paris’ te yaşayan, herkesce takdir gören çok başarılı bir avukattır. Bir intihar olayına şahit oluşu sırasında bir şey yapmaması dolayısıyla kendi kendisini sorguladığı bir sürece girer. Ve işte bizlerde bu süreçte onun “yargı” ve “suç”a olan bakışındaki değişen düşünceleri takip etmeye başlarız:&lt;br /&gt;Clamence hiçbir şeye sahip olmayan insanların kendilerini değerli kılmak için suç işlediklerini; bu sayede unutulan benliklerinden bahsettirerek kısa süreli bir doyum yaşadıklarını söyler. “Tanınmak için, alt tarafı bir kapıcıyı öldürmek yeter.”&lt;br /&gt;“Pezevenkler ile hırsızlar, her zaman, her yerde ceza görecek olsalardı, bütün namuslu kişiler kendilerini suçsuz sanırlardı (...)” sözünü ilerideki bir konuşmada açıklar, hiçbirimiz suçsuz değilizdir çünkü; “Her insan geri kalan bütün insanların suçuna tanıklık eder”.&lt;br /&gt;Bu durumda yargılamaktan kaçınmalıyızdır ( epoke ). Oysa ki insanlar, sürekli birbirlerini yargılayarak bir etkileşim içerisindedirler. İnsan kendi hatalarını kapatmak için karşısındakini suçlar, o da aynı şekilde onu.. Bu şekilde paradoks halinde bir iletişime geçeriz ( saçma ). Çünkü herkes aynı ölçüde kendi suçsuzluğuna inanır ve kusurlarının gelip geçici sayılmasını ister. Bunun temel dayanağı ise hepimizin içindeki “güçlü” olmak isteğidir ve yargı bunu engeller.&lt;br /&gt;“Yargılamadan kurtulmamızı engelleyen en büyük şey de, en başta, kendi kendimizi suçlamaya can atmamız değil mi? İlkin suçlamayı, istisnasız, herkese bulaştırmakla başlamalıyız ki, ağırlığından biraz olsun kurtulabilelim.”&lt;br /&gt;Cleamence, insanlar için en kötüsünün de yasasız yargılanmak olduğunu söyler: “Bir yasaya uyan kimse, inandığı bir düzende o yasanın yerini tutan yargıdan korkmaz” der. Acı çekmemizin sebebi de budur. Azgınca davranan yargıçlar karşısında elimizi çabuk tutmak için yarıştığımızı, peygamberlerin, üfürükçülerin yeryüzünde iyi bir yasa bulmak için yarıştıklarını söyler. Ve “son da, başlangıçta bende; yasayı bildiriyorum! Kısacası, cezalı yargıcım” diyerek kendisini tanımlar.&lt;br /&gt;“Madem ki hepimiz suçluyuz öncelikli olarak kendimizi yargılamalıyız ki başkalarını yargılamaya hak kazanalım. Ve hepimiz birgün ceza alacağımıza göre önce cezalı olmalıyım ki; sonunda yargıç olabileyim” der.&lt;br /&gt;SİZ BU AÇIKLAMALARDAN HENÜZ PEK ETKİLENMEDİNİZ Mİ?&lt;br /&gt;Herhangi bir gündüz programını açıp bir bakalım, neler göreceksiniz? Herkes tahtında bir “yargıç” herkes birilerine puan veriyor, herkes karşısındakini bir ithamla yargılıyor. Bir tartışma grubunda olduğunuz anı gözleriniz önüne getirin, kim kimi dinliyor? Yapılan çoğu kez ne söylenmek istendiğini anlayamadan birbirimize sopa göstermek değil de ne? Bu da mı pek can yakmadı, bir öğlen yürüyüşe çıktınız diyelim ki, kaç tane düşünce geçti, önünüzde ilerleyen bir insan hakkında, kaç kez etiketlediniz onu?&lt;br /&gt;“Evet, hayat ikiyüzlü ve saçma’ dır ama buna ilk olarak “yargı”yı kaldırarak karşı gelebiliriz.”&lt;br /&gt;Sevgiler.. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://gazete.yesiller.org/"&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-165232293000930664?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/165232293000930664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=165232293000930664&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/165232293000930664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/165232293000930664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/04/gelin-birkez-de-kafamzn-iindeki-yarglar.html' title='Gelin Birkez de Kafamızın İçindeki Yargıçları Yargılayalım'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBGSTW18EBI/AAAAAAAAAek/nsvXinQxbm4/s72-c/GEL%C4%B0N+B%C4%B0RKEZ+DE+KAFAMIZIN+%C4%B0%C3%87%C4%B0NDEK%C4%B0+YARGI%C3%87LARI+YARGILAYALIM.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-8713540196629741679</id><published>2008-04-25T01:00:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:31:29.779-07:00</updated><title type='text'>Beni Kim Tiryaki Yaptı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBGRlG18EAI/AAAAAAAAAec/-R2DOeFW-dE/s1600-h/siqara.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193091912012926978" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBGRlG18EAI/AAAAAAAAAec/-R2DOeFW-dE/s320/siqara.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;BENİ KİM TİRYAKİ YAPTI? / I&lt;br /&gt;Ne zaman ki sigaraya karşı kampanyalar başlar bende bir samimiyetsizlik hissi alır başını gider. Gün gelir, uzun zamandır sorgulamadığım bu “hissiyatın” gerçek yüzünü kendimde başlattığım sigara mücadelesinde edindiğim bilgilerle ulaşıveririm.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;- ÖNCE BİRAZ TARİHSEL ANTREMAN&lt;br /&gt;Tütün kullanımının tarihi Mayalara kadar uzanan bir süreç. Günümüz anlamıyla bildiğimiz sigaranın ortaya çıkışı ise 19. yy. Pek çoğumuzun sigara üzerine ilk savunmasıdır bu Maya gerçeği. Yüzyıllardır insanın yaşamı içinde deniliverir sigara için. Oysa ki, günümüz koşulları ile Maya ve diğer ilkel kabilelerin ( K. Amerika, Meksika, Haiti yerlilerinin) tütün kullanımı arasında fazlaca fark bulunmakta. Öncelikli olarak eski dönemlerde dinsel ayinler içerisinde ve “şifa” amaçlı kullanılan “tütün” günümüzde, içerisine pek çok katkı maddesinin yer aldığı ve nerede başlayıp nerede sonlandığı bilinmeyen bir “bağımlılık” süreci ile bir söndürülüp bir yakılan, duygusal an’larımızı ifade etmeye yarayan bir araç haline gelmiştir. Nikotinin etkisi ise bizde şifadan çok cefaya neden olmaya başlamıştır. Öte yandan günümüzdeki kullanımında hiç de otantik bir yan kalmamıştır.&lt;br /&gt;Tütünün keşfedilişindeki günah keçisi ise Coğrafi Keşifler’ dir. Çünkü ana yurdu Amerika’dır… Amerika’nın keşfinden sonra Kristof Kolomb ve arkadaşları 1511 yılında tütünü Tabaccos (Petrus) adıyla İspanya ve Portekiz’e sokmuşlardır. 1560 yılında da Fransa büyük elçisi Jean NİCOT Fransız sarayını şifa verici bitki olarak tütünle tanıştırmıştır. Tütün Fransa’dan sonra, Almanya’ya oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Bilim adamları Jean NICOT sebebiyle tütünün içindeki zehirli maddeye NİKOTİN adını verilmiştir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan tütün içiminin günümüze ulaşan mirası, geçirdiği evrimler kadar trajik olup 1856 yılında sona eren Kırım Savaşı ile başlar… İngiliz ve Fransız askerleri Türk tütünüyle tanışıp, onu Avrupa'ya götürmüşlerdir. Kısacası bugünün mirası geçmişin savaşında gizlidir.&lt;br /&gt;1881, ABD'de, John Bonsack ilk sigara yapan makinenin patentini almasıyla sigara, ekonomideki yerini sağlamlaştırmaya başlamıştır. ABD, günde 120.000 sigara üretmeye başlar ( Bir makine 48 kişinin yaptığı işi yapıyordu). Üretim maliyeti düştü ve güvenli kibritin de icadıyla, sigara tüketimi bir anda patladı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;. 1914 ve 1939’ daki dünya savaşları ile cephedeki askerlere tütün gönderme kampanyalarının başlaması o dönemdeki sigara karşıtı söylemlerin sesini kesmeye yeten bir sosyal olguydu artık.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;- GÜNÜMÜZDE SİGARA ENDÜSTRİSİ&lt;br /&gt;Geçmişten aldığımız her şeyi günümüze uyarlamaya yatkın becerimizle, tütün kullanımı da en nihayetinde modern zamanın dev bir sektörü haline getirebildik.&lt;br /&gt;Yıllık sigara üretiminden her birimize yaklaşık bin paket düşüyor. Bu da toplam altı trilyon paket sigara yapıyor! Bu rakam, sektörün para hacminin ne kadar büyük olduğuna dair bir fikir veriyor. Kısacası, sigara satışı, sektöre yaklaşık 200 milyar dolarlık (yaklaşık 1 Katrilyon 500 Trilyon Türk Lirası) bir gelir sağlıyor ve tabii parayı paylaşan dev sigara şirketleri, her yıl biraz daha devleşiyor&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;- PEKİ BU VEFASIZLIK DA NEREDEN ÇIKTI?&lt;br /&gt;Evet, sigara ekonomide dev bir yere sahip ama bu devleşmeye karşı gelişmiş ülkelerde sigara karşıtı kampanyalar görmek biraz çelişkili değil mi? Kapitalist sistemin gerçekten samimi bir şekilde sadece insan sağlığını düşünerek ekonomiye karşı bir iş yaptığını söylemek fazlaca saflık olur. İşte başta bahsetmiş olduğum bu kampanyaların samimiyetsizliği buradaki ince bir noktadan kaynaklanıyor. Çünkü bunca gelir dünyanın zenginleşmesine hiç de katkı sağlamıyor. 1993 yılında, Dünya Bankası sigaradan kaynaklanan hastalıkların maddi bedellerini, bu hastalıklar yüzünden oluşan iş kaybını, sigara tiryakilerinin kaybettiği iş gücünü, yangın kayıplarını ve sigaraya harcanın parayı hesaplayarak, tüm bunların dünya ekonomisine yılda net 200 milyar dolar kaybettirdiğini ortaya çıkardı. Ne yazık ki, bu kaybın yarısı gelişmekte olan ülkeleri kapsıyor&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;Bu nedenle büyük firmalar yeni pazar arayışları ile gelişmekte olan ülkelere yöneliyorlar. Tıpkı bizlere pazarladıkları pek çok çapurcu mal ve nükleer santraller gibi… İşte ülkemizdeki tekel özelleştirmesi de, bu yayılmacı yabancı şirketlere yapılan jestten başka bir şey değil. Özelleşen tekel ile sigara daha özenilen bir nesne haline döneceği açıktır&lt;br /&gt;Tekel’in özelleştirilmemesi için çok gerekçeler var. Bunların hepsini burada kısaca anlatamayız. Tümü tekellerin elinde olan bir sigara sanayinde sigara promosyonları insafsızca artacaktır. Sonuçta şurada hazineye girecek olan üç beş milyar doların bir kaç katı her sene toplumca sağlık harcaması olarak yapılacaktır. Bunu engelleriz diyecek olanlara bu güne kadar engelleyemediklerini hatırlatalım. Dava sonuçları dosyalarda duruyor. Üniversitelerde ve okul önlerinde bedava sigara dağıtmaktan, ilkokul çocuklarına sigara logoları içeren defterler ve marka sigaralarına benzeyen sakızlar üretmeye kadar neler var neler&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;BENİ KİM TİRYAKİ YAPTI ? / II&lt;br /&gt;Sigara kullanımı konusunda klişelerimizden birisi “arkadaş” kurbanı olmaktır. Oysa ki bu sadece buz dağının üstünü ifade etmek için yeterli. Lorilard Raporu’ na göre, “gençler sigara markası seçimlerini daha çocukluklarında, beş yaşından itibaren beliriliyorlar (...)&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Yani sigara içiminde birincil etmen ebeveynler ve büyükler. Öncelikli olarak çocuğun statü kazanma, büyüme olgusuyla iç içe gelişiyor sigara ve size uzatılan ilk sigaranın kurbanı olmadan önce bilinçaltınızda kat ettiğiniz bir o kadar yol bulunmakta. Burada ebeveynlerin sigara kullanımı yasaklamaları ise onu daha teşvik edici bir hale getiriyor. Ne de olsa gençlik biraz da kuralları yıkmak üzerine kurulu değil mi?&lt;br /&gt;İşte ibret verici başka bir rapor:&lt;br /&gt;Philip Morris'in Richmond'daki Pazarlama Müdürü Robert B. Seligman'a Araştırmacı Myron E. Johnston tarafından yollanan rapor, 1981: "Bugün 13-19 yaş arasında olanlar, yarın için potansiyel ve sürekli müşteri olacaklardır ve sigara tiryakilerinin çok büyük bir yüzdesi bu yaşlarda sigaraya başlamaktadırlar. Kırmızı Marlboro'nun başarısı büyük ölçüde bu yaş grubundaki müşterilerine bağlıdır. Kırmızı Marlboro büyüme çabası içinde olan çocukların büyüklük göstergesi haline gelmiştir. 13-19 yaş grubunun sigara içeme alışkanlığı Philip Morris için çok önemlidir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;- KISSADAN HİSSE&lt;br /&gt;Tütün ilkel dönemdeki masumiyetini kaybetmiştir. Artık o da kapitalist ekolün en büyük temsilcilerinden birisidir. Önceleri az bulunuyor oluşu ile sosyal bir statü haline gelmişse de şimdilerde devletlerin bütçelerini sağlık sorunlarıyla fazla yıprattığı için sırf kar marjlı düşünülerek gelişmekte olan ülkelere zehirli dumanını üflemektedir.&lt;br /&gt;Bizler içinse sigara sadece “uydurulmuş” bir ihtiyaçtır, tıpkı jölesiz sokağa çıkmamamız gerektiği, daha azıyla yetinmemek için magnum yememiz gerektiği gibi… Ama ne yazık ki bu tüketim unsurunun içinde barındırdığı bağımlılık oranı bir kez bizi çevreledi mi çıkması da bir o kadar zor bir sürece sokmaktadır insanı. Günümüzde sigarayı bırakmak için milyonlar eden kimi ilaçları ve sahte sigaraları ise, anti virüs programcılarının satışlarını arttırmak için yeni virüsleri bilgisayarlarımıza salmasına benzetiyorum. Yani tüm bunlar da bir tüketim aldatmacası olarak bizi sarıyor.&lt;br /&gt;Burada sigaranın birebir bizlere ve çevremizdekilere olan zararlarını uzun uzaya anlatmaya değer bile görmüyorum. Sorunun çözümü “bilinç”lenmektir. Neyi ne için tükettiğimizi anladığımız zaman kendi içsel sorgulayışımız da daha doğru yönde ilerleyecektir. Kendimiz ve çocuklarımız için ve bu sisteme karşı duruşumuzu daha iyi temellendirebilmek için.&lt;br /&gt;Peki size bir öneride bulunmamı ister misiniz?&lt;br /&gt;Spor yapmak, modern toplumun bize dayattığı pek çok ruhsal sıkıntıyı üzerimizden atmak için harika bir uğraş. Günde sadece yarım saatinizi vererek dahi unutmuş olduğunuz zindeliği hissedebilirsiniz. Bir bardak portakal suyu ise keyfinize keyif katar ;)&lt;br /&gt;Derya ÖZGÜZEL – 11 Nisan 2008&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; http://www.sigarabirakmamerkezi.com/list/list.asp?ktgr_id=394&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; http://www.sigara.gen.tr/sigara_tarihi/index.html&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; http://sigara.uzerine.com/index.jsp?objid=56&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; http://sigara.uzerine.com/index.jsp?objid=56&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; http://www.tayfunozkaya.com/panel/files/makaleler/japondevletiiyideturkiyemikotu.doc&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Ibid.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Ibid.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://gazete.yesiller.org/"&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-8713540196629741679?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/8713540196629741679/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=8713540196629741679&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/8713540196629741679'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/8713540196629741679'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/04/beni-kim-tiryaki-yapt.html' title='Beni Kim Tiryaki Yaptı?'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/SBGRlG18EAI/AAAAAAAAAec/-R2DOeFW-dE/s72-c/siqara.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-699351848263598442</id><published>2008-04-09T13:31:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:31:46.676-07:00</updated><title type='text'>EKONOMİ DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR (!)</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R_0n8WkeZdI/AAAAAAAAAdk/R2kpUJ83YUA/s1600-h/Ekonomi+dedi%C4%9Fin+tek+di%C5%9Fi+kalm%C4%B1%C5%9F+canavar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187346263604880850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R_0n8WkeZdI/AAAAAAAAAdk/R2kpUJ83YUA/s200/Ekonomi+dedi%C4%9Fin+tek+di%C5%9Fi+kalm%C4%B1%C5%9F+canavar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;EKONOMİ DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR (!)&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu günlerde ilginç pek çok proje “kılıf”ına uydurulmaya çalışılıyor... Sizi bilmem ama ben hayretler içerisinde izliyorum olan biteni. Hele ki, iktidarın “gavur” dediği İzmir’ e inat mıdır nedir, malumunuz en garip işler Ege Bölgesi’ nde adını duyuruyor şimdilerde.&lt;br /&gt;Bir baraj yapma sevdası ile içimize soğuk sular serpen (!?) iktidarımızın, Allianoi Antik Kenti ‘ ni gözden çıkarmasından bu yana çok zaman geçti. Ne söylenirse söylensin, içleri bile cız etmeden bildiklerini okumakta ısrar ettiler. Öte yandan İzmir’ de, Expo 2015 heyecanı aldı başını gitti ki tanıtımlarında Allianoi kentinin kullanılacağı ve tanıtım için kentte bulunan ünlü nympha (peri ) heykelinin kopyasının yapılacağı haberleri yer aldı gazetelerde. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demek içinse henüz çok erkendi. Expo’ yu hali hazırda elimizden kaçırmışken, sanırım antik kentimizi koruyalım mı korumayalım mı derdimiz de ortadan kalktı. Expo sonucunu konserler eşliğinde kutlayarak bekleyen İzmirlileri antik kentimizi koruma adına yapılan çalışmalarda göremezsek, zaten çelişki falan kalmamıştır ortada demektir. Üçüncü girişim ise dudak ısırtacak düzeyde: Bu sefer ise “bize baraj yapın” diyen köylülere inat, “yok size baraj”,”siyanür var” denilerek , Efemçukuru’ nda maden arayışları başlamak üzere.&lt;br /&gt;Efemçukuru, İzmir iline bağlı bir köyümüz. Kendisi su havzalarının içerisinde yer alması nedeniyle maden çıkarma çalışmaları başladığı takdirde bire bir su kaynaklarını tehdit edecek bir konuma sahip. Burada gerçekleştirilmek istenen çalışmaya alternatif teklif ise Çamlı Barajı’ nın inşa edilmesi. Ama öyle ahval ve vahim bir durumdayız ki, Allianoi’u “su”ya ihtiyaç var diye inatla yerle bir etmek isterken, Çamlı Barajı için, İzmir’ in böyle bir su kaynağına ihtiyacı yok denilebiliyor.&lt;br /&gt;Asıl kandırmaca ise yapılan bu gafların “ekonomik kalkınma” başlığına sığdırılmak istenmesi. Ülkemizde ekonomi öyle bir şey haline geldi ki: Siyasi bir tartışma olsa, aman yapmayın, yanımda tartışmayın, darılırım diyor; milyonlarca kişinin hayatı pahasına nükleer santralleri onaylıyor, beni nükleerle beslemezseniz büyüyemem diyor; Antik kent zaten olmuş antika büyük baraj istiyorum ben, daha büyük barajlarla sulandırın beni diyor; küresel ısınma hiç etkilemiyor onu, western filmleri özentisinde haydi dere kenarlarında altın arayalım diyecek kadar da maceraperest takılıyor. Biraz dikleşirseniz de üşütüp, grip oluyor. Bizlerde kendisini borsayı indirip çıkarması ile anlayıp, huyuna suyuna gitmeye çalışıyoruz. İşte bu “ekonomi” terimi, sansasyonel durum içeren projelerimizin çarpık bakış açısını temellendiriyor.&lt;br /&gt;Aslen ben ne ekonomiden, ne borsa rakamlarının fıldır fıldır inip çıkmasını anlarım; benim anladığım yıllardır beni var eden yaşamsal kaynakların, geçmişten bize kalan miraslarımızın her ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğidir. Öte yandan neyse ki; küçük esnafı yok edip, tekstil, tarım gibi büyük ticari sektörlerimize ket vurup, çalışma sahalarını üretimden çok tüketime yönlendirip, bolca pazarlama şirketi açarak ekonomik büyümenin gerçekleşmeyeceğini bilecek kadar da mantık sahibiyim…&lt;br /&gt;Şimdi, AKP’ nin seçim sürecinde de “ekonomik istikrar” diye çığırtkanlık yapanların korkutmalarından, ekonominin bizlerin dışında fantastik bir varlıkmış gibi dayatılmasından herkes kurtulsa iyi olur. O çığırtkanlar ki bugün Türkiye’ nin en büyük zenginleri haline geldiler. O çığırtkanlar ki milyonlarca insanın işsiz kalmasına, devlet ve ülke kaynaklarının fütursuzca özelleştirilmesine imza attılar.&lt;br /&gt;Daha iyi bir gelecek mi istiyoruz? Yaşamsal kaynaklarımıza sahip çıkalım, tüm özendirmelere inat, daha az tüketelim, şimdilerde biraz sıkıntı çekebiliriz ama en azından elli - otuz yıl sonra gelecek kuşaklara biraz daha iyi bir hayat sunabiliriz. Unutmayalım ki bizim öncelikli görevimiz bugünün hırsına yenilmeden doğayla uyumlu - doğal bir yaşamı sürdürerek, geçmişten aldığımız mirası gelecek nesile taşıyabilmektir..&lt;br /&gt;Hayatın bize çizdiği yol, özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberi aldı. Hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve savaşların içine sürükledi. Hırsımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi çıkarcı yaptı, zekamızı da katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa, zekadan çok iyilik ve anlayışa gereksinmemiz var. İnsancıl değerlerimizi koruyamazsak hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güç sizdedir. Bu hayatı olağanüstü bir mutluluk serüvenine çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, insanlık ve demokrasi adına bu gücü kullanalım (…) &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Charlie Chaplin &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://gazete.yesiller.org/"&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Derya ÖZGÜZEL - 31.Mart.08&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-699351848263598442?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/699351848263598442/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=699351848263598442&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/699351848263598442'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/699351848263598442'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/04/ekonomi-dediin-tek-dii-kalmi-canavar.html' title='EKONOMİ DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR (!)'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R_0n8WkeZdI/AAAAAAAAAdk/R2kpUJ83YUA/s72-c/Ekonomi+dedi%C4%9Fin+tek+di%C5%9Fi+kalm%C4%B1%C5%9F+canavar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-6414904327989517314</id><published>2008-04-09T13:28:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:32:05.867-07:00</updated><title type='text'>BU “TARAF”LARDAN BERTARAF OLMAK İSTİYORUM</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R_0nfmkeZcI/AAAAAAAAAdc/d7DZcaBsaV4/s1600-h/Bu+Taraflardan+Bertaraf+Olmak+%C4%B0stiyorum.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187345769683641794" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R_0nfmkeZcI/AAAAAAAAAdc/d7DZcaBsaV4/s200/Bu+Taraflardan+Bertaraf+Olmak+%C4%B0stiyorum.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;BU “TARAF”LARDAN BERTARAF OLMAK İSTİYORUM&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Parti kapatma davaları yaşamayalım artık diyorum, AKP taraftarı oluyorum.&lt;br /&gt;Türkiye bir uygarlık sentezidir, gözlerimizi ne kadar kapatmak istesek de ben dünyaya gözlerimi açtığımdan beri, doğuda süren bir savaş var, o insanların da dinlenmesi gerek diyorum, DTP taraftarı oluyorum.&lt;br /&gt;Bir derin devlet soruşturması başladı ama yanlış başladı, sabahın köründe yapılan bu baskınlar da neydi diyorum, darbe taraftarı oluyorum.&lt;br /&gt;Bu fütursuz özelleştirmelere karşı çıkıyorum, birileri tarafından “devlet”çi ilan ediliyorum.&lt;br /&gt;Vicdan- ı Red’ cileri destekliyorum biranda bölücü oluyorum.&lt;br /&gt;Türban da neymiş, suni bir gündem, özünde bizim böyle bir sıkıntımız yok diyorum şeriatçı oluyorum.&lt;br /&gt;Ülkede gerçek laikliğin karşılığını arıyorsak Diyanet İşleri gibi kurumların varolmaması gerektiğini savunuyorum din düşmanı oluyorum.&lt;br /&gt;Sağa baksam sarımsak sola baksam soğan …&lt;br /&gt;Ben bu taraflardan bertaraf olmak istiyorum. Kendimi bu taraflardan bertaraf ediyorum..&lt;br /&gt;Milyonlarca aklı selim insan da kendilerini bu suni kamplaşmadan kurtarıp, ortada bir haksızlık varsa, “ortada kuyu var yandan geç “ uyarılarına kanmamalı artık. Ortada insan var, siz varsınız, ben varım…&lt;br /&gt;“ Yürekten itaat edeceğim tek bir iktidar vardır; kendi aklımın kararı, kendi vicdanımın emrettiği” ( Godwin). Şimdi sizce parti kapatmaları demokrasimiz için çok mu mantıklı, türban sür manşeti ile ortaya attığımız kızlarımıza “öcü” demek, askere gidip psikoloji bozulan gençlerimizi bölücü diye itham etmek, doğuda yıllardır süren savaşta bir o yana bir bu yana çekilen kürt vatandaşlarımızı toyekün PKK’ lı ilan etmek, 83 yaşındaki bir gazetecimizi ve diğer sayamadığım isimleri sabahın köründe baskınla karşılamak çok mu vicdani? Merak etmeyin ben bizleri bayraklarla meydana toplayıp, iş yapmaya, alternatif sunmaya gelince yerinde yeller esen birilerinin de tarafı değilim…&lt;br /&gt;Saygılar… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;4 Nisan 2008&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Derya Özgüzel &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-6414904327989517314?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/6414904327989517314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=6414904327989517314&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/6414904327989517314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/6414904327989517314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/04/bu-taraflardan-bertaraf-olmak-istiyorum.html' title='BU “TARAF”LARDAN BERTARAF OLMAK İSTİYORUM'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R_0nfmkeZcI/AAAAAAAAAdc/d7DZcaBsaV4/s72-c/Bu+Taraflardan+Bertaraf+Olmak+%C4%B0stiyorum.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-2458963358973359172</id><published>2008-04-01T06:40:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:32:27.686-07:00</updated><title type='text'>SoN ÇıLGıNLıĞıMıZ: NükLeeR ENeRji</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R_I8JBofIaI/AAAAAAAAAYI/QdjiwewiOxw/s1600-h/%C3%A7ERNOB%C4%B0L.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5184272246811599266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R_I8JBofIaI/AAAAAAAAAYI/QdjiwewiOxw/s320/%C3%A7ERNOB%C4%B0L.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;SON ÇILGINLIĞIMIZ: NÜKLEER ENERJİ&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Savaşlar çıkardık yetmedi, kimi soykırımlara kalktık hevesimiz kursağımızda kaldı, karakollar icat ettik, gündelik stres atma mekanları haline geldi, onlarca türü katletme becerisini bile gösterebildik. Dahası pek çok yıkım; macera filmlerimizin konusu oldu, matah kılıflara büründürüldü. “Güç” ün, kıyım ve şiddetle sağlandığı saplantısı bizlere görsel ve yazılı basınla aşılandı. “Erk” – “erkeklik” Asyalısından - Avrupalısına, “asker” beyinler yetiştirdi. Açılan kursağımız ile hiçbir didişme / vahşet bizleri doyuramaz oldu ki; en matah icatlarımızdan birisine yöneldik şimdilerde, devasa nükleer santrallerimize !&lt;br /&gt;Bir nükleer santral, ne savaş gibi kalabalık ve gürültülü çatışmalara ihtiyaç duyar ne eşine - çocuğuna tokat atmaya; ne de sokaktaki kedinin kuyruğunu kesmeyle uğraşır. O zaten bizim yemeye çalıştığımız her türlü naneyi, hiç de bizleri yormadan gerçekleştirir.&lt;br /&gt;İşte sizlere yaşanmış olan, sadece bir nükleer felaketin bilançosu:&lt;br /&gt;28 Mart 1979’da meydana gelen Üç Mil Adası Nükleer Felaketi’nden sonra, bölgede yaşayan insanlar, sığınaklarda yaşamış ve uzun süre evlerine dönememişti. Felaketten yıllar sonra hayvanlarda ve bitkilerde genetik bozukluklar meydana gelmiş, iki başlı hayvanlar ve bitkilerde anormallikler ortaya çıkmıştı.&lt;br /&gt;Felaketten yıllar sonra bölgede yaşayanlar arasında yapılan araştırmalar, felaket sonrasındaki dönemde sağlık sorunlarının had safhaya ulaştığını gösteriyor: Santral yakınında yaşayan 20 bin kişi üzerinde yapılan araştırmalarda, nükleer santral sızıntısının yakınında bulunanlarda akciğer kanseri oranlarının yüzde 300-400, kan kanseri oranlarının yüzde 600-700 arttığı tespit edildi. Pennsylvania Sağlık Komisyonu’nun verilerine göre, kazadan önce nükleer santral yakınında doğan çocuklarda görülen hipotroid vakaları kaza öncesindeki dokuz ay içinde 9 vaka iken, kaza sonrasındaki dokuz ayda 20 vakaya çıkmıştır. Santrale 8 ila 10 km uzaklıktaki bölgede bebek ölümleri kaza sonrasında 31’e yükselmiştir ki bu sayı, bir önceki yıl aynı dönemde 14’tür. Three Mile Island Nükleer Santrali’nin bulunduğu Dauphin bölgesinde çocuk ölümleri oranı felaket sonrasında bir yıl içinde yüzde 28 artmıştır ve bir aylıktan küçük bebeklerde bu oran yüzde 54’e yükselmiştir. Yine aynı bölgede, 1979-2001 yılları arasında 19 yaşına gelmeden kanserden ölen gençlerin sayısı 120’dir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Daha yaşanmış olan pek çok felakete rağmen, halen nükleer enerjinin savunulduğu yazılar görmek, onu cicili bicili “ekonomik kalkınma” başlığında sunmak da tam bizlere göre işte! Aslında hepimize yaraşan bugün nükleer santrallere “evet !” demektir. Neden boşu boşuna yaşadığımız dünyayı mahvetmek adına kendimizi yoralım ki, kuralım bir santral hatta bir de yetmez üç (!) , üç de yetmez yedi tane, ver Allahım, ver niğdaları ile, geri kalan ömrümüzü birbirimizin suratına bakan ama elini uzatmaya dahi hali olmayan ucubeler olarak geçirelim, ne savaş olur o zaman ne de bunca stres…&lt;br /&gt;Bu yazımı mitolojiden alıntı bir hikaye ile bitirmek istiyorum, nihayetinde bizlere bu kadar berbat iş yapma becerisini veren ve sonumuzu hazırlayan tek bir zaafın kurbanları olduğumuzu düşünüyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NİHAYİ SONUMUZU HAZIRLAYAN ZAAF / Kibir ( Hybris ) – 20.Mart. 08&lt;br /&gt;Tanrı Kephisos ile nympha Liriope’ nin oğlu olan Narkissos’ un hikayesini bilmeyen yoktur sanırım. Pek yakışıklı olan Narkissos, ergenlik dönemine geldiğinde birçok genç kızın ve nymphanın ilgisini çeker. Ne var ki hepsine duyarsız kalır. Nihayet nympha Ekho ona gönül verir ama o da ötekilerden fazla bir şey elde edemez ve inzivaya çekilerek zayıfladıkça zayıflar, en sonunda da inleyen bir ses olarak kalır. Narkissos’ un hor gördüğü kızlar, tanrılarından öçlerinin alınmasını isterler. Nemesis kızları duyar ve Narkissos’ a bir düzen kurar:&lt;br /&gt;Havanın çok sıcak olduğu bir gün, bir av sonrasında, Narkissos, susuzluğunu gidermek için bir pınarın suyuna eğildi ve suyun aynasında kendi yüzünü gördü. Bu yüz o kadar güzeldi ki, Narkissos biranda ona aşık oldu. Bundan böyle gözü dünyada hiçbir şeyi görmez oldu ve suya eğilmiş olarak kendi suretine bakakalıp, öylece öldü.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İşte insan ne zaman ki dünyadaki yerini “aklı” ile biçimlendirmeye başladı, kentlerin surlarını örmeye iştahlandı, bu garip zaaf da onunla birlikte yürüdü… İlk tekerlekten, ilk kente başlayan serüvende, her bir adım yolda “insan” kendi keşfedip şekillendirdiği dünyada bir zaman sonra kendi kendisini esir aldı.&lt;br /&gt;İlk rakibi “doğa” ydı onun için. Fiziksel eksikliğini / çelimsiz yapısını kıvrak zekası ile örttü. Bu şekilde kazandığı “türünü” devam ettirme hakkı; kibriyle “diğer türlerin” hakimi olduğu nevrozunu aşıladı. Önceleri bu oyun ona büyük şeyler kazandırdı; medeniyetler oluşturdu, vahşi yaşamı içinde yoğurdu, bu sayede kimi hayvanlar dostu oldu… Ne var ki “hakimiyet” duygusu, dönemin tedaviye ihtiyaç görülmeyen nevrozu, büyük binalar ve büyük imparatorluklarla birlikte büyük çelişkileri yanı başında bıraktı… Çünkü o kadar güzel geliyordu ki ona gördüğü yüzü, kendisinden başkasına bakmaya ihtiyacı yoktu… Çünkü o kadar hayran kalmıştı yaptıklarına her yere atmak istedi imzasını.. Doğa da, asıl onu doğuran ve yetiştiren doğa da; nympha Ekho gibi bitap düştü bir zaman sonra.. Ve bir zaman sonra ondan sadece inleyen bir ses kaldı...&lt;br /&gt;Hikayenin sonunda Narkissos’ un öldüğü yerde bir çiçek bitiverir: Nergiz.. Ne var ki bizim hikayemizin sonunda, kendimizle birlikte götürdüğümüz koca bir dünyanın boşluğundan başka bir şey yer alamayacak ne yazık ki…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;Derya ÖZGÜZEL&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;27.Mart.2008&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; http://www.antinukleer.org/arsiv.php?m=2&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Pierre Grimal, Mitoloji Sözlüğü Yunan ve Roma, 1997, s.527&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-2458963358973359172?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/2458963358973359172/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=2458963358973359172&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/2458963358973359172'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/2458963358973359172'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/04/son-lgnlmz-nkleer-enerji.html' title='SoN ÇıLGıNLıĞıMıZ: NükLeeR ENeRji'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R_I8JBofIaI/AAAAAAAAAYI/QdjiwewiOxw/s72-c/%C3%A7ERNOB%C4%B0L.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-3465091460782551060</id><published>2008-04-01T06:24:00.001-07:00</published><updated>2008-05-25T16:32:52.362-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;GLADYATÖR OYUNLARI VE KATLEDİLEN DOĞA / İNSANLIK&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Söz felsefeden, çağdaşlıktan açılınca hep Antik Yunan anılır da “çevre” olunca anılamaz mı? Net bir şekilde ben bu soruya “evet - doğal çevreyi koruma konusunu biraz da Antik Yunan’dan günümüze açılan bir perspektifle değerlendirebiliriz diyorum.&lt;br /&gt;Antik Yunan kültürü “estetiğe” çok önem verirdi. Onlar için “orantı” güzelliğin birincil koşuluydu. Bu bakış açısı yaşamlarında mimariden – heykeltraşlığa kadar pek çok alanda yer aldı. İşte bu nedenledir ki Dünya’ nın Yedi Harikası’ndan dördü bu devre aittir.&lt;br /&gt;Zira ülkemizde bizzat doğanın güzelliği ile iç içe kurulmuş olan antik kentleri gezerken de hayranlık içinde kalırız. Bir misal; Antalya’daki Patara kenti papatyaları ve doğal güzelliğiyle benim favori kentlerim arasındadır. Ne var ki üzücü bir şekilde bu ketin de büyük kısmı yangında tahrip olmuştur. ( ülkemizdeki bu tarihi eser tahribatına ise başka bir yazıda değinmek istiyorum )&lt;br /&gt;Mimari kusursuzluğa oynar, yönetim doğrudan demokrasidir, İ.Ö 600 – 545 yıllarında büyük bir “düşünsel” gelişim yaşanır, Yunan’ın attığı her adım bir sonrakini tetikler de bir dönem gelir her şey baş aşağı olur.&lt;br /&gt;İ.Ö 330 -30 Hellenizmin çöküşü ve büyüyen Roma İmparatorluğu ile her şey çok şaşalı da gözükse insandan- hayvana- doğaya olan katliam inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Hakimiyeti ile “ego” su büyüyen ve bunu inanılmaz yollarla beslemeye çalışan Roma’ya “gladyatör oyunları” gelir.&lt;br /&gt;Düzenlenen oyunlara munera adı verilir. İlk gladyatör dövüşleri, içinde dinsel öğeler taşıyan basit gösterilerdir. Ancak İ.Ö 3. ve 2. yüzyıllarda oyunlara ilgi giderek artar ve bu gösteriler Roma halkının vazgeçemediği eğlenceler arasına girer. Philostratos, bu oyunları “vahşi” bulan Atinalıların Korinthos kentinde bir amphitheatrum inşa ettirmelerinin nedeninin Roma ve Korinthos arasındaki rekabet olduğunu öne sürer&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;. Gerçekten de bu gösterileri insanlık dışı bulan Yunanlılarda oyunlar dinsel içerikli olarak kalmıştır. Gladyatör oyunlarının halkın beğenisini kazanmasıyla aristokratlar arasındaki rekabet sonucu, halkı bu oyunlara daha fazla bağlamak için gladyatörlerin vahşi hayvanlarla dövüştürüldükleri venatio adı verilen bir gösteri türü daha eklenir. Bu gösteriler o kadar tutulmuştur ki, İ.S.2. yüzyıl sırasında pek çok tiyatro binası tadilat görür.&lt;br /&gt;Roma’da “oyunlar” otoriteyi temsil eden ve aynı zamanda halkı oyalayan önemli bir simgedir. Bu oyunlarda dünyanın pek çok yerinden çeşitli, nadide hayvanlar sırf öldürülmek üzere imparatorluğa getirilmekteydi. Sadece insanların değil tüm doğanın katliydi aynı zamanda.&lt;br /&gt;Antik Yunan’dan Roma’ ya geldiğimizde ise düşünsel gelişimin durduğunu, sanat ve felsefe konularında Yunan’ın tekrarlanmasından öte fazla bir şey yapılmadığını ve üzerine bu tarz katliamların gerçekleştiğini göz önüne alacak olursak- salt otorite’nin ( mutlakiyetçi bir yapının ) varlığının nelerle beslendiğini daha iyi görürüz.&lt;br /&gt;Günümüzde belki binlerce kişinin seyirci olarak katıldığı gladyatör gösterileri yok, ama “insan”ın vahşete eğilimi bambaşka şekillerde ve bambaşka oyunlarda kendisini gösteriyor. Binlerce insan televizyonlarının başında tarihi eser kıyımlarına tanıklık ediyor, kurgusal savaşları alkışlıyor, yanan ormanları bir macera filmi gibi izliyor, tam da öyle olsun diye hazırlanmış olan kimi yarışmalara ve sporlara fanatiklik ediyor.. Şimdi tekrar Antik Yunan’a dönelim ve tekrar günümüze gelelim … Nasıl yönetiliyoruz??&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;Derya Özgüzel&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;12.Mart. 2008&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;a href="http://gazete.yesiller.org/search/label/.Mustafa%20C%20Arslan"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=4007487726944227645#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Wolfgang Pietsch, Roma İmparatorluğu’nun Doğusunda Gladyatörler ve Gladyatör Oyunları, Öğleden Sonra Ölüm Efes Gladyatörleri, Selçuk, 2002, s. 9&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-3465091460782551060?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/3465091460782551060/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=3465091460782551060&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3465091460782551060'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3465091460782551060'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/04/gladyatr-oyunlari-ve-katledilen-doa.html' title=''/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-4502633636482296819</id><published>2008-03-27T03:00:00.000-07:00</published><updated>2008-05-25T16:33:18.223-07:00</updated><title type='text'>MeNS SaNa iN CoRpORe SaNo</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R-t9QBofIRI/AAAAAAAAAWo/_jZMUuktZcs/s1600-h/allianoi.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5182373510489514258" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: pointer; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R-t9QBofIRI/AAAAAAAAAWo/_jZMUuktZcs/s320/allianoi.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#993399;"&gt;MENS SANA IN CORPORE SANO / SAĞLAM KAFA SAĞLAM VÜCUTTA BULUNUR&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Roma’ da sıcak bir öğlen sonrası sosyalleşebileceğiz en güzel alan bir hamam yapısı olacaktır. Uzun soluklu stoalardan ilerleyip geldiğiniz bu mekanı sadece vücudunuzun temizliği için değil zihninizi ve tüm bedeninizi zinde tutmak için pek çok faaliyette bulunarak da kullanabilirsiniz.&lt;br /&gt;Roma otoritesinin halkı hoşnut tutmak için yaptığı yemek yardımı, düzenlediği oyunların yanı sıra üçüncü ve önemli unsur hamamlardı. Tüm halk tarafından kullanılan bu yapıların içerisinde gymnasium ( spor klubü ), auditorium ( müzik odaları ) gibi kültürel sahalar da bulunabilmekteydi.&lt;br /&gt;Bir hamamı gezmeye, apoditerium ( soyunma odası ) ile başlayabilirdiniz. Yıkanma işlevi ise ılık oda ( tepidarium ) , sıcak oda ( caldarium ) hatta ter atma odası ( sudatorium ) gibi bölümlerden geçilerek yapılırdı. Diğer yandan serinlemek için bir yüzme havuzu da ( frigidarium ) bulunur ve yıkanma işlevi burada son bulurdu.&lt;br /&gt;Egzersiz odaları olan palaestralarda kadın ve erkekler çeşitli oyunlar oynamaktaydılar. Koşu, mızrak atma, yüzme, güreş askerler kadar halkın da egzersizleri arasındaydı. Bunun yanı sıra çeşitli top oyunları, ağırlık kaldırma gibi hem kadının hem de erkeğin katıldığı egzersizler vardı .&lt;br /&gt;Şimdi gelelim İzmir’ in Bergama ilçesi sınırına. Bergama – İvrindi karayolunun 18 km ilerisinde bulunan bir kentimiz var ki şu sıralar sular altında kalıp kalmama mücadelesi veriyor.&lt;br /&gt;Kent, Prohistorik dönemden Osmanlı’ ya kadar uzun soluklu bir geçmişe sahip. Yerleşimin kült merkezinde ( İS II. yy ) Roma döneminde büyük bir bayındırlık faaliyeti yapıldığı gözüküyor. Ve bu kentimiz şimdiye çıkan buluntular ışığında Batı Anadolu’ nun en büyük termal yapılarından birisine sahip.&lt;br /&gt;Allianoi…&lt;br /&gt;İs II. yy’ a ait olan hamam yapısında tipik bir Roma hamamı içerisinde yer alan , frigidarium (soğukluk), tepidarium (ılıklık), caldarium (sıcaklık), apoditerium (soyunma odası), kriptoportikos gibi birçok mekan şimdiden tespit edilmiş. Öte yandan kentte bulunan şifalı ( kükürtlü ) su Tanrı Asklepios’ a ithaf edilmiştir.&lt;br /&gt;Asklepios, Roma’ da tanrı Apollon’ un oğludur. Babası Asklepios’ u Kentauros Kheiron’ a emanet eder. Kheiron, Asklepios’ a tıp öğretir. Asklepios, çok geçmeden bu sanatta çok büyük maharet kazanır. Hatta ölüleri diriltmenin bile çaresini bulur. Bu diriltmeler karşısında dünyanın düzenini bozacağından korkan Zeus, onu yıldırımlarıyla çarpar. Asklepios, ölümünden sonra takımyıldızına dönüşür. Tanrı Asklepios’ a olan saygının ifadesidir adına yapılan mimari yapılar.&lt;br /&gt;Şimdilerde ise bu eşsiz tarih, 1993’ de inşasına başlanan Yortanlı Barajı projesi ile silinip götürülmek isteniyor. Kaldı ki henüz Allianoi’ un diğer gizemlerine yaklaşmış bile değiliz. Bu denli önemli bir yapının ardında bile sosyal, kültürel tarihe ışık tutacak ne kadar çok eserlerin çıkacağı, bize bölge hakkında daha nice kanıtlar verebileceği ortadayken tarihe yaptığımız bu haksızlığı anlamak çok güç.&lt;br /&gt;Günümüzde de bilinen ve Romalıların bir yaşam tarzı olan MENS SANA IN CORPORE SANO / SAĞLAM KAFA SAĞLAM VÜCUTTA BULUNUR sözüne gelmek istiyorum şimdi de.. . Sadece tarihe değil spora ve vücut zindeliğine de pek önem vermeyen idarecilerimizi güzel bir bahar sabahı yeşil bir alanda koşu yapmaya davet ediyorum.. . Bol oksijen ve kuş sesleri içerisinde.. Sonrasında nacizane hamamlarımızın bir tanesinde biraz gerginliklerini atabilirler.. Sanırım fikirlerinde pek çok değişiklik olacaktır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#993399;"&gt;Derya ÖZGÜZEL&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;21 Mart 2008 &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://yesilgazete.org/"&gt;http://yesilgazete.org/&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Daha geniş bilgi için bkz. Hıllary J. Deighton, Eski Roma Yaşantısında Bir Gün, Homer Ktb.&lt;br /&gt;Pıerre Grimal, Mitoloji Sözlüğü Yunan ve Roma, Sosyal Yay, s: 101&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-4502633636482296819?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/4502633636482296819/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=4502633636482296819&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/4502633636482296819'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/4502633636482296819'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/03/normal-0-21-false-false-false-tr-x-none.html' title='MeNS SaNa iN CoRpORe SaNo'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R-t9QBofIRI/AAAAAAAAAWo/_jZMUuktZcs/s72-c/allianoi.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-3144768603322301151</id><published>2008-02-09T01:35:00.000-08:00</published><updated>2008-02-11T00:39:15.351-08:00</updated><title type='text'>7 GüNaH</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R7AJqy3f0TI/AAAAAAAAANU/ao3I8Fvo54o/s1600-h/Henri-Cartier.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R7AJqy3f0TI/AAAAAAAAANU/ao3I8Fvo54o/s400/Henri-Cartier.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5165639403407659314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;      Doğumu seçememek kadar trajik ölümler de... Belki de doğarken ki çığlıklarımız bu trajedinin melodileri. Hayat nedir ki? Hep ağlayışlar ve çığlıklarla dolu bir baloncuk. En keyifli an'lardaki tebessümlerde bile mütevazi bir melankolinin asılı olduğu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Tepeden.. St'.. un tepesinden izliyorum da ben'leri.. Bir akvaryuma sıkıştırılmış balıklar gibi bir ayrılıp bir birleşiyoruz... Bir balığı koca denizin bir noktasına bıraksan da ne kadar uzaklaşabilir ki? Açık denizlerde en çok uzaklık katedenlerin balinalar olduğu duymuştum bir belgeselde... Onların ömürleri ise bire bin katarcasına bize ve onların yalnızlıkları koca kütlelerinden daha hantal..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Peki bu akvaryum kırılsa? Dağılsak ulu orta... Kim hatırlar ki yanıbaşımızda bizimle kuyruk çırpıp ilerleyenin göz alıcı kırmızılığını.. Ya da vatozun patlak, çirkin gözlerine rağmen hayatımızı kolaylaştırmadığını?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Hepimiz bir zincirin halkaları gibi kilitliyiz birbirimize. Birimizin güzelliği diğerinin zaaflarına asılmış. Birimizin gülüşü, diğerin öfkesine. Kim iddia edebilir ki sıçanın yararsız olduğunu? Ya da kimin eli uzanabilir ki tavus kuşunun kibirine ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Yaşamı paylaşamıyor olmamız ayrı bir kısır döngü. Barış niğdaları atan herkesin içinde "bencil bir ruh sihirbazı*"... Hepimiz annelerimizi sever miyiz ki? Ya da kaç anne kendi yarttığı canlı ile aşık atmak istemez? Yaratan ve yaratılan arasındaki kibir, daha biz doğarken işlemiştir iliklerimize. Ve her canlı isyankardır bu nedenle. İçimizdedir yedi ölümcül günah, kin,öfke, şehvet ve diğerleri..&lt;br /&gt;*juniorvels&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanın şu tetiği beynimde patlatmayı çok istedim. Ölümlerden en lanetlisini ise insanın jendisini asması olarak atfettim. Ne soğuk ve zamanda kırıcı bir görüntüdür asılı bir adam, asılı kalmış bir kuş* ya da kuyruğundan raptiyelenmiş japon balığı. Oysa ki silah bizim icadımızdır ve çok ses çıkartır. Ve beynime nişan almak isterdim. Mükemmel ritimde çalışan bedenime isyan bayrağı çeken boş imgeleri tamamen dağıtabilmek için...&lt;br /&gt;*Kosmos- Witold Gombrowicz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeride dinlenecek masum bir çocuk yok! Onlarca şarkıda dile geldiği gibi... Öyle olsaydı, dünyanın en doğrudan acımasız varlıkları çocuklar olmazdı. İçeride dinlenmesi gereken hayalleri olan bir çocuk var. Çünkü yetişkinlerin hayalleri onların sığ yaşamları ile sınırlıdır. Çocuk elde edemedikleri karşısında daha acımasızdır belki ama, ona  dünyayı alt edebileceğini hissettiren hayalleri bu arsızlığı verir. Yetişkinlik ise dostlarım :) Sünepelikten başka birşey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah! Bu arada... Geçen gece.. Geçen gece tetiğe dokundum titreyerek.. Gürültüler ve mekanda dağılan parçalarla.. Sabahı ise yalnızlık ve korku içinde bekledim. Yabancı bir an' da, tanınmamış duygularla uyanabilmeyi..&lt;br /&gt;Sabah oldu..Aynada uzun zamandır karşılaşmadığım solgun yüz.. Kahve suyumu koydum ve bir paket sigara almak için yollandım. Tanınmış duygular ve karmaşalarla dolu bir sabah.. Aynı insanla karşılaşmanın iç bunaltısı... Aynı! Ama bir o kadar da kendisine yabancılaşmış!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;08.02.08 - Afife&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-3144768603322301151?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/3144768603322301151/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=3144768603322301151&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3144768603322301151'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3144768603322301151'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/02/7-gnah.html' title='7 GüNaH'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_l-mfNeYn-Jk/R7AJqy3f0TI/AAAAAAAAANU/ao3I8Fvo54o/s72-c/Henri-Cartier.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-296389843880665719</id><published>2008-01-02T02:50:00.000-08:00</published><updated>2008-04-05T20:33:29.507-07:00</updated><title type='text'>= GeçMiş ZaMan Olur Ki =</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;Gözlerimi kapadığımda buluşmak istediğim huzur,&lt;br /&gt;beni yalnız bırakmakta&lt;br /&gt;gizemli sözcükler,&lt;br /&gt;çektiğim baş ağrısı,&lt;br /&gt;sıkıntı hep artmakta&lt;br /&gt;ve duyup gördüklerim.&lt;br /&gt;26.08.00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmem ve üzülmem isteniyordu sisle kaplı deniz yüzeyini.Bense binalara dönmüş,duvarlarla konuşmaktaydım.&lt;br /&gt;Bir defasında gölge olmuştum,araçların ardına takılan.Görmem ve üzülmem istenen deniz yüzeyi gibi mavi bir gölgeydi yaşamım.&lt;br /&gt;1999&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm müydü yoksa çözüm?Maskelerle savaşmaktansa kaçmak tüm pisliklerden.Felsefe,ben ve diğerleri oluştu.&lt;br /&gt;1999&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YARIM KALAN HÜZÜN VE GÖZDEN DÜŞEN NEFRET&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçlik vardı&lt;br /&gt;Zamansızlık ve bir de ürperten deniz meltemi.&lt;br /&gt;Tek hareket paraketeden geliyordu aysız gecede.&lt;br /&gt;Uçsuz bucaksız deniz.Atın eğeri boş.&lt;br /&gt;Gece yalnızlığından mustarip.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;12.04.04&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce durdum&lt;br /&gt;kapadım gözlerimi.&lt;br /&gt;Sonrasında sustum&lt;br /&gt;hani susup da göreyim diye bir şeyleri.&lt;br /&gt;Sesler alacalı ve kırılgan geldi.&lt;br /&gt;Kırdılar kafamdaki dikenli geçitleri.&lt;br /&gt;İncitilişim böyle oldu işte;&lt;br /&gt;Durayım dedim,dinleyeyim.&lt;br /&gt;Durdum,dinlemek istedim,&lt;br /&gt;kapayarak duyum eşiklerimi bir nevi karıştırarak&lt;br /&gt;-kaçtım-&lt;br /&gt;karanlık dörtgenden. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;Aralık’03&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babasının sesini duydu.&lt;br /&gt;Ölü bir bakışla onu sevdiğini söylüyordu.&lt;br /&gt;Böylece o da öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada oturuyordum,öylece..&lt;br /&gt;Yumuşak bir çay tadı dudaklarımda,öylesi bir anı yaşıyordum.&lt;br /&gt;Saydam duvarlardan ördüğüm odamı dağıttım.&lt;br /&gt;Görünen –yani saydamın arkasındaki tepeleme yaşanmışlıklar-bakışlarımdaki ifadeden daha bir anlamsızdı.&lt;br /&gt;Anlamsızlık derken,bir köşede bir mandalın ucunda yakaladım çığlığımı.&lt;br /&gt;Ve vurup çıktım kapıyı üç köşeli odamdan;boşlukta tuttuğum kapı kolunu bir cebime koyarak.&lt;br /&gt;Tonlarca ağırlıkta bir ağlayış düştü üzerime.’Kaç kilo” dedim.Cebimde yalnızca tek taraflı bir kapı kolu.&lt;br /&gt;Satın alamadım odamın dışında beni doyuracak kadar bir ağlayışı.&lt;br /&gt;Dönüşüm yoktu hani.&lt;br /&gt;Köşedeki mandalı alsam.&lt;br /&gt;Orada kaldığımı biliyorum.Karmakarışık ufak bir alanda. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;12.01.01&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok şeyi&lt;br /&gt;Birçok kez düşündüm&lt;br /&gt;Birçok kez hayatımı tekrar edişim gibi&lt;br /&gt;Seni yaralayabileceğimi sanmıyorum,öncekiler gibi.&lt;br /&gt;Donuk,soğuk bakışlar..&lt;br /&gt;Kendimi yaralamadan önce&lt;br /&gt;O silahı patlatmamalıydım yüzümde&lt;br /&gt;göremiyorum..&lt;br /&gt;23.08.00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de çirkinliğimdi&lt;br /&gt;insanların yüzüne yansıyan.&lt;br /&gt;Apartman kenarlarında ilerlerken&lt;br /&gt;camlarda yüzleştiğim sevimsizliğim.&lt;br /&gt;Bir yaz rüzgarı savururken saçlarımı&lt;br /&gt;gözlerimde beliren küstah bakış…&lt;br /&gt;23.08.00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürüdüğüm sokaklar dar ve kısaydı&lt;br /&gt;Bir yanlışlık gizliydi içlerinde&lt;br /&gt;Kısa sokakların köşe başları&lt;br /&gt;Ve başlarında bekleyen solgun suratlı insanlar.&lt;br /&gt;Bir döngüydü geçtiğim yollar&lt;br /&gt;Bir bunaltı.&lt;br /&gt;23.08.00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldırımdaki küçük kız,yerdeki nergizlere uzandı.&lt;br /&gt;Gecenin içinde beliren bir otomobil,kızı,nergizleri ve gecenin gururlu ihtişamını çamurlu sulara buladı.&lt;br /&gt;İşte küstahlık böyle doğdu.&lt;br /&gt;Kız geceye aktı.&lt;br /&gt;Gece kız oldu. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;18.05.04&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol geride kalıyor,yol ayaklarımın altından akıp gidiyor,&lt;br /&gt;Yol önümde büyüyor.&lt;br /&gt;Ve göremiyorum karşımdaki noktanın aslında ne kadar incecik olduğunu.&lt;br /&gt;18.05.04&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…bir de o düz yollardan asla ulaşamayacağın uçurumlar var,uçurumlar ki güzel cümlelerin sonu olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;09.08.00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Kanatları olması lazım kişinin;&lt;br /&gt;uçurumu seviyorsa…” F.Nietzsche&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi dikmiş bakarken&lt;br /&gt;boşluğa ve boş sokaklara&lt;br /&gt;Gezinen ve gülen insanların&lt;br /&gt;Ayaklarını ve dudaklarını kıskanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldırım taşlarının sıcaklığı ayaklarında delice bir yankı bırakıyordu. Çıplak,susuz bedeniyle kendini zorladığı anlatma arzusu.&lt;br /&gt;06.08.00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnan bana paramparça dışarısı&lt;br /&gt;Şimdi sessiz ol ve yavaşça kapat gözlerini.&lt;br /&gt;Keskin bir çizgiyle bölünecek yatağın.&lt;br /&gt;02.01.01&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masayı inceliyordu.. Bardaklar ve tabaklar arasındaki simetri.. peçetelerin düzenli kıvrımları.. Boşuna bir çaba diye düşündü, karşısındaki adam aralıksız konuşmasına devam ederken ..&lt;br /&gt;Bir süre renklerle var olan gerçeklik beyaz parlak bir ışıkla kaybolmaya başladı zihninde. Konuşma bitti diye düşündü. Konuşmak ? Masadan ayrılıp çıkışa doğru ilerledi. 2004&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman dolmak üzere .. Şimdi “bilinç” en acımasız şekilde yargılıyor beni. Kendi ipimi kendim çekmeliyim. Tüm bu manasız korku neden peki? Burnuma gelen bu pis koku da neyin nesi?&lt;br /&gt;Eylül’05&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük darbeyi en yakınındaki vururmuş,&lt;br /&gt;Basit bir olay&lt;br /&gt;Ve adıma yapılan basit bir yorum…&lt;br /&gt;Gözyaşlarım arındırır bizi&lt;br /&gt;Kabuğuma çekilirim yeniden&lt;br /&gt;Yalnızlık en büyük silahım olur&lt;br /&gt;Tadım kaçar, midem burulur.&lt;br /&gt;Aşk ?&lt;br /&gt;Çivilenir duvarlarıma&lt;br /&gt;Beni ezer&lt;br /&gt;Beni küçültür..&lt;br /&gt;Aynı aşk, alır bizi, gecede büyütür…&lt;br /&gt;Durulurum..&lt;br /&gt;Gecede&lt;br /&gt;Bende&lt;br /&gt;Mine çiçeği..&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;07.02.07&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kart açarım;&lt;br /&gt;Silik ve rutubetli yuvamda gömülür sesim..&lt;br /&gt;Bir kart açarım;&lt;br /&gt;Kupa asına tav olur, kaybolur giderim.&lt;br /&gt;Kartlarım kana ağlar,&lt;br /&gt;Taşıyamaz olur avuç içlerim.&lt;br /&gt;Göz pınarlarım dolar&lt;br /&gt;Tatlı bir renge bürünür, alev olur,&lt;br /&gt;Yanar kavrulur gözbebeklerim..&lt;br /&gt;Bir martı yakalar beni kanatlar giderim..&lt;br /&gt;Yalan olur..&lt;br /&gt;Kendimi dişlerim..&lt;br /&gt;Parçalanır – heybetli kayalıklarda dolanan şahinlere döner – gülüşlerim&lt;br /&gt;Görürüm..&lt;br /&gt;Gülemem..&lt;br /&gt;Görür..&lt;br /&gt;Sarar beni gökyüzü&lt;br /&gt;Bir beyaz buluta tav olur kaybolur giderim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir buruk tat, bir buruk serzeniş olur şarabım.. Bir gökkuşağı mavisine kaçarım, mavi bende mor olur,, Mor alacalı menekşe..&lt;br /&gt;Bir bebek ve yanıbaşında güz.. Yakışmaz bebeğe güz ve yılankavi yollar.. Ay bana güler, ..&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;07.02.07&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;Bazen özlüyorum geride kalan uçarılığımı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;Şimdi iş bulmam ve karnımı doyurmam lazım&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;Özlüyorum genelde kalabalığımı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;Şimdiyse bir başıma yudumluyorum biramı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;Hafif bulanık kafam nerede benim?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;Her şey o kadar net önümde duruyor şimdi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;Bir aşkı bile yaşayamayacak kadar hesaplıyım&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;Nerede benim hafif bulanık kafam?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;Kalabalığım nerede?&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;b&gt;-&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;2.eylül.2005&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-family:';font-size:10;"  &gt;&lt;b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: center" align="center"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-296389843880665719?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/296389843880665719/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=296389843880665719&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/296389843880665719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/296389843880665719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2008/01/gemi-zaman-olur-ki.html' title='= GeçMiş ZaMan Olur Ki ='/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-1534973429216553343</id><published>2007-11-11T12:20:00.000-08:00</published><updated>2008-03-26T14:11:32.986-07:00</updated><title type='text'>Thales' den Demokritos'a Felsefenin Doğuşu Üzerine Bir Derleme</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 0, 0);"&gt;THALES’ DEN DEMOKRİTOS’ A &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 0, 0);"&gt;FELSEFENİN DOĞUŞU ÜZERİNE BİR DERLEME&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;        I -  Felsefe ve Coğrafya&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   Ve şimdi bütün bu sahil ve burunlar, körfez ve koylar, ada ve yarımadalar, kayalık ve kumsallar, fundalık tepeler, yemyeşil meralar, bereketli tarlalar, rengarenk bostanlar, bakımlı ağaçlar, salkım saçak bağlar, dumanlı dağlar, iç açıcı ovalar, yar ve kumullar ve bütün bunları kucaklayan deniz, bunca çeşitliliğiyle zihnimde yaşarken, işte ancak şimdi benim için canlı bir sözcüktür Odysseia&lt;br /&gt;     Yalnızca Odysseia’ nın canlı anlatımını özetlediği için değil, aynı zamanda Antik dönem Yunanistan’ ının coğrafi koşullarını da bu denli güzel tasvir ettiği için ilk olarak Goethe’ nin sözüyle başlamak istedim yazıma.  Ne var ki, bu dönemin düşünsel gelişiminden bahsedeceksek, siyasal ve sosyal durumların yanı sıra onlara rengini, dokusunu veren coğrafya ve ilklime de değinmemiz gerektiği düşüncesindeyim.&lt;br /&gt;   İ.Ö 2. bin yıllarında Yunanistan’ a üç ayrı koldan Hint – Avrupalı kavimler göç etmeye başlamıştır.  Göçün ilk dalgasını oluşturan Akhalar, yavaş yavaş Yunanistan’ a nüfus etmişler; onlardan biraz daha geç bir tarihte gelen İonlar ise Batı Anadolu’ da İzmir dolaylarına yerleşerek buraya İonia adını vermişlerdir.&lt;br /&gt;İşte Yunan dünyasında felsefenin ilk filizlendiği dönem, İ.Ö. 750 – 550 Koloniler Dönemi ve bir İon yerleşimidir. Bu dönemin göz bebeği ise tarihi Miletos kenti olmuştur. Miletos, bugünkü Aydın ili – Söke ilçesi sınırları arasında yer alır. Tarihin en önemli liman kenti olarak İon kolonileri içerinde büyük bir güce sahip olmuştur. Bölgede hakim olan Akdeniz iklimi, insanlara kendi canlı dinamizmini sunmuş olacak ki, ilk kez Miletos Okulu ile büyük bir düşünsel sürece geçecektir burada insanlık.&lt;br /&gt;        &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt; II - Felsefe -  Siyasi ve Sosyal Hayat&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;     İ.Ö. 7. ve 6. yy ise Yunanistan’ ın Arkhaik Çağı olup Tyranos Devri olarak adlandırılır.  Bu dönemde İonia’ da sırasıyla üç büyük tyran görev almıştır: Trasibules ( İ.Ö. 7.yy ), Pittakos ( İ.Ö. 6. yy ) ve yine aynı yüzyılda Polikrates.&lt;br /&gt;Dönem içerisinde “tyran” kelimesi olumsuz bir anlam taşımamakta; aksine “yönetimi akıllıca eline geçiren kişi“  şeklinde bir anlamı ifade etmektedir. Bu nedenle hemen hemen bütün büyük gelişmelerin başlangıçları bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bunların içerisinde tabi ki felsefe de vardır.&lt;br /&gt;   Atina’ da görev alan Solon ( İ.Ö. 594 / 93 ) Peisistratos ( İ.Ö. 561 / 60 ) ve Kleisthenes ( İ.Ö. 508 / 07 ) siyasal ve toplumsal anlamda önemli gelişmelere imza atmışlardır. Zira, İ.Ö. V. yy’ da karşılaşacağımız Perikles, Antik Devir filozoflarından Anaksagoras, Parmenides ve Phythogoras’ ın öğrencisi olmuştur. Bu durum bize Yunan siyasi hayatı ile düşünsel gelişimin ne kadar iç içe olduğunu ispatlar. Felsefe, hayatın bir köşesine atılmamıştır, o yaşamın canlı dinamizmi ile birlikte yürür.&lt;br /&gt;   Zira bu durumun canlı örneği, Antik devirin ilk düşünürü Thales ( İ.Ö. 625 – 545 ) olmuştur. Yedi bilgeden birisidir.  Ana maddenin “su” olduğunu söyler. Bu görüş aynı zamanda ilk “maddeci” yaklaşımdır.&lt;br /&gt;Henüz, dinden / mitolojiden kopmamış olan ve yeni filizlenen felsefi düşüncenin bu “maddesel” çıkışı, dönemin siyasi gelişmesi ve sosyal iç dinamiği ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Thales’ in de bir tüccar olması da elbet ki rastlantı değildir. Dönem, yukarıda da belirttiğimiz gibi “Koloniler Dönemi” dir. Yunan kolonileri canlı bir ticaret hayatı içerisinde, siyasal hayatlarında bağımsız olsalar da Yunanistan’ a kuvvetli bağlarla bağlıydılar.  Zira kent devleti olarak adlandırdığımız “polis” lerin başlıca özellikleri eleutheria ( bağımsızlık ), autonomia ( özerklik ) ve autarkeia ( kendine yeterlilik ) idi.  Ve doğrudan demokrasi, bütün vatandaşların yönetimde aktif olarak yer almasını sağlıyordu.  Neticede her türlü aktif ve reel bir dünyanın içerisindeki Yunan insanı, bu “realiteyi” düşünsel anlama da taşımayı başarmıştır.&lt;br /&gt;      &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt; III - Felsefe ve Mitoloji&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;       Felsefe, mitolojiden henüz kopmamıştır dedik; Nasıl oluyor da pek çok gelişmenin adımlarını atmış olan Doğu, dinin etkisinde ilerleyemezken, Yunan insanı ilk düşünce adımı dahi “maddeci” bir yaklaşımla, radikal bir şekilde atabiliyor ?  Kaldı ki Yunan tanrıları da pek fazla saygı görürlerdi. “Tanrılara karşı geliyor !” iftirasına uğramak bir Yunanlının başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisiydi. Bu konuda tarihe damgasını vurmuş en büyük isim Sokrates olmuştur. Diğer yandan bu suç nedeniyle bir anda kendinizi bir gladyatör savaşının tam ortasında bulabilirdiniz.&lt;br /&gt;     Yukarıda değinilen özelliklerde “Doğu” yu aşan düşünce, Yunan insanının pratik yaşamında aktif olması, merak ve araştırma yetisini kaybetmemiş olması ve özünde tanrılarının da aynı özelliklerini taşımasında yer alır. Yunan mitosu katı kurallar belirlemez. Yaşam şekilleri üzerine “kesin” öngörüleri yoktur. Alametler vardır ve dönemin bilicileri bu alametlerle uyarır insanları. Nitekim Tanrılar, ölümsüz olmanın dışında insan soyundan pek farklı değillerdir. Bu nedenle düşünür, tanrıları bir kenara koyarak işine başlama gereği duymaz.&lt;br /&gt;   Öte yandan tanrıların doğuşu ile ilgili Hesiodos’ un anlattığı ilk efsanede çok önemli bir ayrıntı gizlidir. Yunanlıların ilk tanrısı, Gaia ( toprak anadır ). Hatta o tanrı soylarının çıktığı ilk element olarak adlandırılır. Evet ! Temelleri orphik öğretisine dayalı bu inançta, tüm varoluş taş gibi bu dünyaya bağlıdır ! Belki Olympos çok yukarılardadır; ama tanrılar köklerini bu dünyadan almışlardır.&lt;br /&gt;    Bu referanslarla Thales’ in ana maddeyi dünya üzerinde “maddesel” bir yaklaşımla aramasında da şaşılacak bir şey yoktur. Din, sosyal yaşam ve coğrafyanın mükemmel uyumu, bu topraklar üzerinde büyük düşün gelişiminin oluşumunu sağlamıştır.&lt;br /&gt;     &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;  IV  Filozoflar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   Antik Devir’ in bu çok önemli düşün insanlarına kısaca değinmenin yerinde olacağını düşünüyorum:&lt;br /&gt;       &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;Thales&lt;/span&gt; ( İ.Ö. 625 – 545 ) Thales’ in “madesel” yaklaşımı ilk olarak ortaya koymasının yanı sıra matematik ve coğrafyadaki katkıları da onun her anlamda aktif bir düşünce, araştırma yaşamı içerisinde olduğunun tastamam göstergesidir : İ.Ö. 585’ de ilk güneş tutulmasını hesaplamıştır. Dairenin çapla iki eşit parçaya bölünebileceğini, ikiz kenar üçgenin taban açılarının eşit olduğunu, birbirini kesen iki doğrunun ters açılarının birbirine eşit olduğunu ortaya koymuş ve ilk kez dairenin içine üçgen çizmiştir.&lt;br /&gt;     &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;Anaksimenes &lt;/span&gt;( İ.Ö. 585 – 525 )’: Ana maddenin tanımına “hava” diyerek ilk kez “ruh” kavramını ortaya atar. Thales’ den farklı olarak arche’ nin nasıl çeşitli görünüşlere girdiğini sorgulamıştır. Ona göre bu değişimler “hava” nın sıkışıp gevşemesi ile olmaktadır. Bulut, suya; su, toprağa; toprak ise taşa dönüyordu.  Anaksimenes’ in bu devinim yaklaşımı, “madde” ci görüşten uzaklaşmaktansa, Thales’ in  görüşünü aşmasıdır. Yer küre tepsi  ve yassı bir şekilde olup havanın üzerinde durur. Ay tutulmasının doğru açıklanışını yapmış ve ilgilendirici bir deprem kuramı ortaya koymuştur. Buna göre deprem yerkürenin içinden gelmektedir.&lt;br /&gt;       &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;Anaksimandros&lt;/span&gt; ( İ.Ö 611- 545 ): Ana maddeyi “apeiron” yani sınırsız olarak tespit edişiyle soyut düşünme adına büyük bir adım atmış oldu. Düşünceyi Thales’ in durağan maddesinden farklı bir yere çekti. Yerin silindir şeklinde ve boşlukta kosmos’ un merkezinde olduğunu ileri sürerken bugünkü “uzay” biliminde    gerçekçi bir saptamaya yöneldi.&lt;br /&gt;Silindirin iki düz yüzden birinde biz yürüyoruz der. Soğukla sıcağın öncesizlikten beri var olan doğurucu nesnesi bu bizim dünyamızın meydana gelişinde ayrılmış ve bundan yeryüzü çevresindeki havayı bir ağacın kabuğu gibi saran bir alev küre meydana gelmiş, bu küre parçalanıp da birtakım daireler halinde toplandığında güneş, ay ve yıldızlar onun yerini almışlardır.&lt;br /&gt;         Anaksimandros’ ta en çok ilgimi çeken görüş ise canlılar ile ilgili evrime benzer teorisidir:  Buna göre insan ilk başta kendisine bakabilecek durumda değildi. Bu nedenle balıklarla yetişti. Kendine yetebilecek duruma geldiğinde karaya çıktı. İlk canlılar dikenli kabuklara sarılı olarak yaşlık içinde meydana gelmişlerdir. Yaşları ilerleyince kuru yere çıkmışlar, kabuğun çepeçevre yırtılması ile kısa bir zaman başka şekilde yaşamışlardır.&lt;br /&gt; Gnomonu bulmuş, ilk gök küresini yapmış ve Yunanistan’ ın ilk coğrafi haritasını çizmiştir.&lt;br /&gt;      &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;    Pythagoras:&lt;/span&gt; Sisam Adası’ nda doğmuş ve İtalya’ ya göç ederek Kroton şehrine yerleşmiştir. O ana maddeye “sayılar” demiştir. Sayılar soyut değil, maddi bir yana sahip olan, cisimlere benzeyen temel gerçekliklerdir. Varolan her şeyde uyum ve orantı arar. Disiplinli bir hayat sürer. Bütün gök cisimlerinin ateşten bir merkez çevresinde yörüngeler çizerek döndüğünü söyler. Ruhun ölümden sonra başka şekillerde tekrar dünyaya geleceğine inanır. Yıldızların çepe çevre dönmesinde harmonialı bir sesin çıktığını söyler. Büyük hekim Krotonlu Alkmeon onun öğrencisiydi. Alkmeon’ a göre sağlığın temeli acı – tatlı, soğuk – sıcak gibi kuvvetler arasındaki denkliktir. Ruhun ölümsüzlüğüne inanır. Bütün duyu organları bir şekilde beyine bağlıdır.&lt;br /&gt;     &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;  Herakleitos:  &lt;/span&gt;( İ.Ö. 540 – 480 ): Sıralamamızda kendine özgü bir başlık ile anlatabileceğimiz çok değerli bir filozoftur Herakleitos:  Ephesos kentinde doğmuştur. Evrenin sürekli bir değişim içerisinde olduğunu söyerek, dialektiği ilk o ortaya atmıştır.&lt;br /&gt;       HERŞEY AKAR ! ( panta rei ! ).&lt;br /&gt;       Değişim karşıtların birlikteliğinden oluşur:&lt;br /&gt;       SAVAŞ HERŞEYİN BABASIDIR!&lt;br /&gt;     Değişimin uyduğu bir kurallar bütünü olan “logos” vardır. Ateşin ana madde olduğunu söyler. Ama o bunu söylerken şunlara değinmek ister; Dünya sönmeyen bir ateştir. Bu ateşin bir bölümü denizi ve toprağı oluşturmak için söner. Ateş, deniz ve toprak arasındaki bu değişimler sürekli dengededir bu nedenle belli olmaz.&lt;br /&gt;       DOĞA KENDİNİ GİZLER! .&lt;br /&gt;      Saf ateşin “aither” yönetsel bir kapasitesi vardır. Ona ruhların barındığı, dünyayı çepeçevre saran tanrısal bir küre olarak bakılıyordu. Panteist ( heptanrıcı ) görüşleri etkiler. Şüpheciliğin temellerini atar, çünkü ona göre hiçbir nesne hakkında kesin bilgi sahibi olamayız.  Su toprağa, toprak ruha ve ruh tekrar suya döner..  Ancak ortak olana yaklaştığımızda logos’ dan pay alabiliriz. Düşünce de ortaktır ve insan düşünce ile logos’ a yaklaşır. Etkin ruh kuru, ateşli bir ruhtur.&lt;br /&gt;       İNSANLARIN EN BİLGESİ TANRILAR KARŞISINDA MAYMUN!&lt;br /&gt;   İnsan ateş, toprak ve sudan oluşur. Hiçbir ruhta ateş uzun süre dengede kalmaz. Birisi öbürüne baskın çıkar. Her iki durumda ölüm demektir. Nemli ruh toprağa gider, ama su topraktan gelmiştir zaten, sudan bir kez daha ruh buharlaşır. Herakeitos da tanrıların insanlaştırılmasına ve evlerde yağılan törenlere karşıdır.&lt;br /&gt;       KARAKTER İNSANIN KADERİDİR!&lt;br /&gt;         &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;Ksenophanes &lt;/span&gt;( İ.Ö. 569 – 477 ): Kolophonlu’ dur. Daha sonra Güney İtalya’ ya yerleşir. Elea Okulu’ nun asıl kurucusu Parmenides’ in öğretmenidir. “Tüm varlık tek” tir der. Homeros gibi Yunan şairlerinin tanrıları insanlara benzetmesini (  antropomorfizm ) gülünç bulur. Tek tanrıcılık fikrine ön ayak olmuştur.&lt;br /&gt;   &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;Parmenides&lt;/span&gt; ( İ.Ö. 540 – 480 ): Asıl varlık ne ortaya çıkan ne de kaybolan bir şeydir. Kendisinin aynıdır, tümdür, içine kapalıdır, değişmez, sınırı yoktur, bölünemez. “Bir” dir.  Tabiat Üzerine adlı eseri yazmıştır. Varlıklar sıcak – soğuk; ateş – toprak gibi iki değişmez unsurun birbirine karışması sonucu oluşur. Burada sıcak, hayatla; soğuk ise ölümle özdeşleştirilmiştir. Parmenides, kitabının ilk bölümünde değişen çokluk gösteren dünyanın mevcut olmadığını ikinci bölümde bu dünyanın en azından insanın düşüncelerinde olduğunu söyleyerek kendisi ile çelişkiye düşer.  Gerçeği duyularla değil, düşüncelerle bulabiliriz “ akılcılık”. Var olan ve var olmayan başka şeylerdir. Var olmayan kavranamaz ve yadsınmak zorundadır. Var olma, meydana gelmemiş, geçip gitmez, bölünemez, sürekli, hareketsiz, değişmez, aynı şey, kendinde, toplu, bir bütün... Dünya’ nın yuvarlak olduğunu söylemiştir&lt;br /&gt;         &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;Zenon&lt;/span&gt; ( İ.Ö. 490- 430 ): Elealı. Parmenides’ in düşüncelerini son noktaya taşımıştır. Değişim ve hareketin olmadığını iddia eder. Varlıkların hem sonlu hem de sonsuz sayıda olduklarını söyler. Onun verdiği örnekler anthinomia ( us dışıdır ). Yalnızca güzel akıl oyunlarıdır.&lt;br /&gt;   &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;Empedokles&lt;/span&gt; ( İ.Ö. 492 – 432 ): Sicilya – Agrigentum. Dört ana madde olduğunu savunur. Bu maddelerin birbirine karışmasından oluş ve çokluk meydana geldiğini söyler ( mekanik değişim – ilk atamculuk ). Bu maddeleri harekete geçiren ise “sevgi” ( birleştirici ); “düşmanlık” ( itici ) güçlerdir. O da Pythagoras gibi ruhun tekamülüne inanır. Ksenophanes’ e yakın olarak tanrının insan kılığında olmadığını onun bir zeka olduğunu söyler. Duyu organlarına “palamai” der.  Kendisini Etna Dağı’ ndan attığı söylenir.&lt;br /&gt;    &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt; Demokritos&lt;/span&gt; ( İ.Ö. 460 – 370 ): Ionia’ daki Abdera kentinde doğmuştur. Ona göre varlığın aslı değişemez, yok olamaz. Birbirinden sadece hacim, biçim ve ağırlık olarak farklıdırlar. Evren, atomların çarpışması ve birbirlerinden etkilenmeleri sonucu oluşmuştur ( mekanik yasalar ).&lt;br /&gt; Anaksagoras ( İ.Ö. 500 – 497 ): Klazomenai’ da dünyaya gelmiştir. Tüm varlıklar bilinmeyen zamanlardan bu yana var olmuş unsurların bir araya gelip ayrılmasından doğmuştur. Evrenin bu amacını da “naos” belirlemiştir der. Felsefede dualizm başlar. Pythagoras gibi onun da Peloponnnesos Savaşları sırasında dünyanın üst yanındaki şeylerle ilgilenenler mahkemeye veriliyordu, Anaksagoras da güneşin kızgın bir maden külçesi olduğunu söylüyordu. Bu durumdan korkan Perikles, Anaksagoras’ ı şehirden uzaklaştırdı. Lampsakos’ a ( Çanakkale Boğazı’ nda ) gitmiş ve orada ölmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                      &lt;br /&gt;                                                                                                   Derya ÖZGÜZEL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-1534973429216553343?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/1534973429216553343/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=1534973429216553343&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/1534973429216553343'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/1534973429216553343'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2007/11/thales-den-demokritos-felsefenin-douu.html' title='Thales&apos; den Demokritos&apos;a Felsefenin Doğuşu Üzerine Bir Derleme'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-4184571687068794777</id><published>2007-11-11T12:18:00.000-08:00</published><updated>2008-03-26T14:10:38.844-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center; color: rgb(255, 0, 0);" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size:14;"&gt;GLADYATÖRLER&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;GİRİŞ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Rekabeti seven antik çağ insanı, düzenlediği atletik ve sanatsal oyunlara ilaveten Roma hakimiyeti ile birlikte gladyatör oyunlarını da sosyal yaşantısına eklemiştir. Yunanlılardan ziyade Romalıların gladyatör oyunlarına bağlılıkları kuşkusuz  rastlantı değildi. Sınırlarını müthiş bir şekilde genişletmiş olan Roma’nın hakimiyeti altına aldığı toplulukları oyalayacak bir eğlence sunması gerekiyordu   ve bu eğlence aynı zamanda Roma’nın gücünü de sergilemeliydi. En etkileyici oyunu düzenleyen kişi birden, halkın en gözde yöneticilerinden birisi olabiliyordu. Buna en güzel örnek Collessium’un açılışıyla yıldızı parlayan imparator Titus’dur ( İ.S. 79-81). Titus, doğal afetlerin ve salgınların birbiri ardına Roma’yı kırıp geçirdiği bir dönemde babası Vespasianus’un ( İ.S. 69-79 ), 72 yılında inşasını başlattığı bu devasa yapının açılışını yaparak ( İ.S. 80 ) halk arasındaki olumsuz imgesinden bir anda kurtulmuştu.&lt;br /&gt;     Gladyatör gösterilerinin Roma’da çok tutulmuş olmasının bir diğer nedeni olarak da Romalıların savaşçı bir ruha sahip olmalarını öne sürebiliriz.&lt;br /&gt;     Siyasi bir propaganda amacı olan oyunların takipçileri arasında imparatorlar da yer almaktaydılar. Binlerce Romalının doldurduğu bir amphitheatrumdaki dövüşü izlemeye gelen imparator, bu sayede halk ile iç içe olabiliyor ve onların nabzını tutabiliyordu.&lt;br /&gt;     Roma’nın askeri gücünün de ifadesi olan gladyatör oyunları dolaylı olarak da olsa izleyicilerine, Roma hakimiyetine karşı gelmemeleri mesajını vermekteydi. Romalıları savaşa hazırlama konusunda da iyi bir araç olan oyunlar için Maximus et Balbinus, Historia Augusta adlı eserinde şöyle der:&lt;br /&gt;     “Savaşa gitmek üzere olan Romalıların silahlı adamlardan korkmamaları ve yaralardan ya da kandan çekinmemeleri için savaşları, yaraları, çeliği ve birbirleriyle çarpışan çıplak adamları görmeleri geleneğini son derece yerinde buluyorum.”&lt;br /&gt;     Etrafın kan ölüne döndüğü, bir kıyımı tasvir eden bu gösterilerin katılımcıları da halk arasında ayrı bir şöhrete sahiplerdi. Halka heyecanlı bir gösteri sunduktan sonra hayatta kalmayı başarabilen bir gladyatör birden bire kahramana dönebiliyordu. Hatta böylesi bir ün bir zaman sonra kendisine, özgürlüğün kapılarını da açmaktaydı. Burada ilginç olduğunu düşündüğüm nokta Romalıların, hayranlık duydukları gladyatör savaşçılarının hayatlarını gerçekte “onursuz” görmeleridir. Bir Romalı için gladyatör ya da gladyatör eğitmeni olmak utanç verici bir şeydi.&lt;br /&gt;     “Amant quos multant. ”&lt;br /&gt;     Gladyatör gösterilerinin Roma toplumundaki yerine bu şekilde kısaca değindikten sonra antik dönemde gladyatör gösterilerinin ne zaman ortaya çıktığını inceleyip, gladyatör sınıfına kimlerin dahil olduğuna, en çok adı geçen  gladyatör çeşitlerine ve onların eğitimlerine değineceğim. Son olarak da gladyatörlere hayran olan imparatorlardan kısaca bahsettikten sonra İonia Bölgesi’ndeki Smryna, Ephesos ve Miletos kentlerinden ufak bir grup gladyatör yazıtına yer vereceğim.&lt;br /&gt;     Bu konu üzerine yazılmış en önemli eser kuşkusuz L. Robert’in Les Glaudiateurs dans I’ Orient Grec ( 1940 ) adlı kitabıdır. Ancak benim bu çalışmamda H. Malay’ın gladyatörlere dahil kilit sorulara yanıt verdiği Antik Devirde Gladyatörler adlı kitabı bir tür rehber konumunu aldı.&lt;br /&gt;     Bu çalışmamda yardımlarından dolayı, Ege Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nde araştırma görevlisi  Sevgiser Akat’a , dayıma, bölümümüzde çalışmakta olan Nurşah Çokbankır’a en nihayetinde yaptığım düzeltmeler sırasında gösterdiği sonsuz sabrından dolayı sevgili arkadaşım  Meriç Akyürek’e  çok teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;I.    İlk Gladyatör Oyunları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;       Latincede, kılıç anlamına gelen “gladius” kelimesinden türemiş olan gladyatör  kelimesinin tarihi Etrüsklere kadar dayanır. Gerçekten de Orta İtalya’da yaşayan Etrüsklerden kalan bazı eserler üzerindeki tasvirlerde gladyatörlerin kılıçla dövüştükleri görülmektedir. Zaten gladyatör dövüşleri Etrüsklerin savaşlarda yitirdikleri kişilerin onuruna düzenledikleri cenaze törenlerinde düşman savaş esirlerini dövüştürerek “ölülerin kanına karşılık düşman kanı akıtma geleneğine dayanır .&lt;br /&gt;    Roma’daki ilk gladyatör gösterisi İ.Ö. 264 yılında Brutus Pera adında birinin ölen iki oğlu Marcus ve Decimus’un cenaze töreni sırasında üç çift gladyatörü dövüştürmesi  ile olmuştur.&lt;br /&gt;     Bilinen bu ilk gladyatör gösterisinde çiftlerin sayısı üç iken Caesar ( İ.Ö. 44 ) döneminde bu sayı üç yüz çifte kadar yükseldi. Daha önce bir günde tamamlanan gösteriler İmparator Titus döneminde ( İ.S. 79-81 ) yüz gün kadar sürmeye başladı. İmparator Traianus’un ( İ.S. 98-117 ) zafer kutlamalarında ( İ.S. 107 ) beş bin çift gladyatör vardı . İ.Ö. 78 yılında diktatör Sulla’nın öldüğü sırada yapılan törenlerde altı bin gladyatör dövüştürüldüğü söylenir .    &lt;br /&gt;     Sağladığı yüksek kazanç nedeniyle bu şekilde artan gladyatör sayısı Roma için tehdit oluşturmaya başlamıştı. İ.Ö. 73 yılında Capua’daki gladyatör okulunda başlayan Spartacus isyanı buna en çarpıcı örnektir. Bu isyanın ardından gösteri gruplarındaki ( familia gladiatoriae ) köle sayısı İ.Ö. 65 yılından itibaren senato tarafından saptanmaya başlanmış ve bir grupta en çok üç yüz gladyatörün bulunabileceği kararlaştırılmıştı. Hatta daha sonraları gladyatörlerin bir arada yemek yemeleri dahi yasaklanmıştı. Devletin gladyatörler üzerinde uyguladığı bu sıkı denetim önceleri “consül”ler tarafından yürütülürken daha sonra Roma kentinin yönetiminden sorumlu olan “praefectus”a devredilmiştir .&lt;br /&gt;     Düzenlenen oyunlara munera adı verilirdi. İlk gladyatör dövüşleri, içinde dinsel öğeler taşıyan basit gösterilerdi. Ancak İ.Ö 3. ve 2. yüzyıllarda oyunlara ilgi giderek artmış ve bu gösteriler Roma halkının vazgeçemediği eğlenceler arasına girmişti. Philostratos, bu oyunları “vahşi” bulan Atinalıların Korinthos kentinde bir amphitheatrum inşa ettirmelerinin nedeninin Roma ve Korinthos arasındaki rekabet olduğunu öne sürer . Gerçekten de bu gösterileri insanlık dışı bulan Yunanlılarda oyunlar dinsel içerikli olarak kalmıştır. Bunun yanı sıra İ.S. 1. yüzyılda Anadolu’da da gladyatör gösterilerini görürüz. Suriye kralı Antiokhos Epiphanes’ in ( İ.Ö. 174-164 ) ülkenin başkenti olan Antiokheia’ da ilk kez gösteri düzenlediği binmektedir .&lt;br /&gt;     Gladyatör oyunlarının halkın beğenisini kazanmasıyla aristokratlar arasındaki rekabet sonucu, halkı bu oyunlara daha fazla bağlamak için gladyatörlerin vahşi hayvanlarla dövüştürüldükleri venatio adı verilen bir gösteri türü daha eklenir. Bu gösteriler o kadar tutulmuştur ki, İ.S.2. yüzyıl sırasında pek çok tiyatro binası tadilat görmüştür. Efes, Assos, Hierapolis ve Nysa amphitheatrumları bunların en önemlileri arasındadır .&lt;br /&gt;     4. yüzyıla geldiğimizde, Roma’nın ekonomisindeki problemlere karşılık gösterilerin çok masraflı olmasından dolayı gladyatör dövüşlerinin azaldığını daha çok venatioların düzenlendiğini görürüz. En son gladyatör gösterisi İ.S. 438 yılında, en son venatio gösterisi ise İ.S. 523 yılında gerçekleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II. Kimler Gladyatör Sınıfına Dahildi ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;       a) Mahkemeler tarafından “arenada ölüm” cezasına çarptırılan kimseler ( noxii veye ad glaudium ludi damnati ) : Roma hukuk sisteminde köle ya da özgür insanlara verilebilecek bu cezaya çarptırılan bir kişiyi üç tür ölüm beklemekteydi:&lt;br /&gt;     i. Vahşi hayvanların önüne silahsız atılıp yem olma.( Bu daha çok köle suçlular için uygulanan bir yöntemdi. )&lt;br /&gt;     ii. Arenada kılıçla öldürülme. ( Bu acımasız bir ölüm demekti ve genellikle vatandaş statüsündeki mahkumlara uygulanmaktaydı. )&lt;br /&gt;     iii. İkişerli gruplar halinde arenaya çıkarılıp ölünceye kadar dövüştürülme. ( Bu uygulamada, mahkumlardan biri silahsız dövüşmekteydi. )&lt;br /&gt;     b) Köleler ( Servi ): Her köle kayıtsız şartsız efendisinin otoritesi altında olduğundan, köle sahipleri diledikleri taktirde onları gladyatör olarak dövüştürme hakkına sahiplerdi.&lt;br /&gt;     c) Kendi isteği ile gladyatör olanlar ( auctorati ): İster özgür, ister azatlı olsun, dileyen bir kişi gladyatör okuluna ( ludus ) giderek bu yoldan para ve ün sahibi olabilirdi. Gladyatör okulundaki eğitimini tamamlayan bir kişinin yasal olarak bir gladyatör ( gladiator legitimus ) olabilmesi için bir bildirim yaparak ( ferula ), amphitheatrumda yakılmaya ( uri ), zincire vurulmaya ( vinciri ), dövülmeye ( verberari ) ve silahla öldürülmeye ( ferroque necari ) hazır olduğunu belirtmesi gerekiyordu .    &lt;br /&gt;     “Dışlanmanın, zincire vurulmanın, yenilmenin ve demirle öldürülmenin yeminini ederdik.. ”&lt;br /&gt;     d) Sözleşmeli Gladyatörler ( gladiatores sestertiarii ): Yalnızca para için dövüşen özgür insanlara bu ad verilmekteydi. Kiralık gladyatörün para alabilmesi için dövüşen yara almadan çıkması gerekiyordu .&lt;br /&gt;     Suçluların vahşi hayvanların önüne bırakıldığı gösterilerde yaşanan en büyük sorun, hayvanların seyircilerin çıkarmış oldukları yüksek sesten rahatsız olarak mahkumlara saldırmamalarıydı. Böyle bir durumda izleyici aşırı tepki gösterirse organizatörün infazı kaçınılmaz bir sonuçtu.&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III. Gladyatör Okulu ve Gladyatör Çeşitleri &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;       Gladyatör okullarını ( ludus ) kuran kişilere antrenör ( lanista ), gösterileri düzenleyenlere ise organizatör ( editores ) denirdi. Bir kişi hem lanista hem de editor muneris olabiliyordu. Gladyatör okuluna alınan bir kişi dahil olacağı gladyatör sınıfına göre bir eğitmene ( doctor ) verilirdi. Doctor’lar  genelde deneyimli gladyatörlerdi. Adaylar, rudis adı verilen ağaçtan yapılmış bir kazığın ( palus ) önünde çalışırlardı. Bu arada yanlarında kendilerine bazı teknik bilgiler veren dictata adlı yardımcılar bulunurdu.     &lt;br /&gt;     Gladyatörler kendi etnik  gruplarına göre seçmiş oldukları dövüş teknikleri ya da kullandıkları silahlara göre gruplara ayrılırlardı:&lt;br /&gt;     Andabata: Hakkında sınırlı bilginin bulunduğu bu  gladyatör çeşidinin en dikkat çekici özelliği, gözleri bağlı bir şekilde dövüşmesidir.&lt;br /&gt;     Dimachairus: İsmi “kılıç” anlamına gelen “machaira” sözcüğünden türemiş olan bu grup için “çift kılıç kullananlar” diyebiliriz.&lt;br /&gt;     Eques: Atlı savaşçılar olan bu gladyatörler yalnız kendi aralarında dövüşürlerdi. Hafif orta sınıf olan bu grup gladyatörler birer tünik ( tunica ) giyer, siperli miğfer ( galea ), sağ kollarında kolluk ( manica ) taşırlar, birer mızrakla ( hasta ) saldırır ve küçük yuvarlak kalkanla ( parma ) korunurlardı.&lt;br /&gt;     Essedarius: İsmini büyük bir olasılıkla Keltlerin savaş arabalarından ( essedum )almıştır. İki tekerlekli savaş arabaları ile dövüşür, sorguçsuz, yumurta şeklinde, göz delikleri bulunan bir miğfer, önceleri düz, sonradan bombeli orta boyda oval bir kalkan ve kolluk kullanır, bacak zırhı kullanmazlardı. Hafif, orta sınıfa dahillerdi.&lt;br /&gt;     Gallus ve Murmillo: Gallus sözcüğü “Gallialı” anlamına geldiğine göre bu gladyatör türünün Gallia’yı fetheden Caesar döneminde ( İ.Ö. 1.yy ) ortaya çıktığı düşünülmektedir. Fakat silah ve dövüş türü hakkında bilgiye sahip değiliz.  Bazı bilim adamları imparatorluk döneminde ortaya çıkan Murmillo adındaki gladyatör grubunun “Gallus” a eşit olduğunu söylerler.&lt;br /&gt;     Murmilo aslında bir balık adıdır ( mır mır balığı ) ve bu gladyatörlerin miğferlerinde balık motifi yer almaktadır. Bu durum Murmilloların rakibinin Retiariuslar olduğunu düşündürmektedir. Diğer yandan onların Thrax ve Provacotor ile karşılaşmalarını tasvir eden buluntulara rastlanmıştır. Gallia silahları ( armatura Gallica ) kullanan Murmillolar, özel bir kalkana ( murmillonicum scutum ) ve yalnız ayak bileklerini örten bilekliklere ( fascia ) sahiplerdi. Siperliksiz basit bir miğfer giyer ve küçük bir önlük takarlardı ( subligaculum ). Ağır sınıftır.&lt;br /&gt;     Hoplamachus: Helenistik Dönem’de seyahat eden dövüş eğitmenlerine verilen isimdi Thrax sınıfının ve Murmillo’nun standart rakibiydi. Bombeli metal bir kalkan, mızrak ve düz bıçaklı kısa bir kılıca sahipti. Ağır sınıfa dahildir.&lt;br /&gt;     Laquearius: Baş ve ayakları çıplaktır. Sol omzunda bir galerus bulunan bu sınıfın karakteristik silahı, laqueus adı verilen bir kementtir. Dövüş sırasında bu kementi rakibinin boynuna geçirmeye çalışırlardı. Sağ ellerinde ise baston şeklinde bir sopa bulunurdu.&lt;br /&gt;     Provocator: “Meydan okuyan”. Samnit silahlarını kullanan bu sınıf Cicero’ nun yaşadığı 1. yüzyıldan sonra ortaya çıkmıştır. Gladius’dan daha uzun olan ve spatha adını alan bir kılıç kullanırlardı. Ağır, orta sınıf.&lt;br /&gt;     Retiarius: “Ağ dövüşçüsü”. Augustus Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. Özellikle Secuturlar ile dövüşen bu gladyatörlerin en belirgin özellikleri, bir ağ ( iaculum ) ve üç ağızlı mızrak ( trident ) kullanmalarıdır. Retiariusların “manica”yı sol kola takmaları ilginçtir. Hafif silahlı gruptadır.       &lt;br /&gt;     Romalılar, Retiariusları zırhlı olmadıkları ve kaçmak şeklinde bir savunma stratejisi geliştirdikleri için aşağılarlardı. Juvenal ailesine mensup bir Retiarius için söylenen aşağıdaki sözler bu durumu gözler önüne seren çarpıcı bir örnektir:&lt;br /&gt;     “Oyunlar! Rezalet görmek istiyorsanız oyunlara gidin,&lt;br /&gt;     Orada dövüşen, ama bir kılıç ustasının silahlarına sahip olmayan Gracchus’u görün,&lt;br /&gt;     Bir hançeri ya da kalkanı bile yok ( o böyle silahlardan nefret ediyor, onları hakir görüyor. )&lt;br /&gt;     Yüzünü gizleyen bir miğferi de yok. Elinde bir tek üç dişli bir mızrak,&lt;br /&gt;     Savurduğu şey de bir ağ, elbette ki kaçırıyor düşmanını ve biz de onun&lt;br /&gt;     Etrafındaki oturaklara bakıp canını kurtarmak için  arena boyunca kaçmasını izliyoruz.&lt;br /&gt;     Herkes için onu tanımak çok kolay. Şu tüniğe bakın,&lt;br /&gt;     Sırma ipler ve püsküller ve bir de şu saçma sapan kol zırhı !  ”&lt;br /&gt;     Samnites: “Samnit”. Büyük bir olasılıkla Cumhuriyet Dönemi gladyatör tiplerinin en yaygın olanıdır. Samnitlerin ayırt edici özellikleri, giysilerinin ve silahlarının ağır oluşudur. Dar, uzun ve dikdörtgen bir kalkan ( scutum ), kısa bir kılıç ( gladius ), bazen mızrak taşımakta ve sorguçlu bir miğfer giymekteydiler. Sol bacaklarını bilekten dize kadar koruyan bir zırh ( ocrea ), kemer ( balteus ), kısa önlükleri ( subligalicum ) vardı. Öte yandan kolları koruyan bantlar ile bunları sağlamlaştıran koruyuculara da sahiplerdi.&lt;br /&gt;     Saggittarius : Adını Latincedeki “saggitta” ( ok ) sözcüğünden alır. Sivri bir miğferi ve pullu zırhı olan okçu takımıdır.&lt;br /&gt;     Secutor: “Takipçi”. Caligula ( İ.S. 37-41 ) döneminden itibaren Samnit silahları ile dövüşen bu gladyatör grubuna rastlanır. Retiariusların standart rakibiydi. Kullandığı miğferin yüzgece benzeyen sorgucu, ağ ve üç çatalla silahlanmış rakibine karşı oynadığı balık rolüne uyar. Ağır sınıftır.&lt;br /&gt;     Thrax: Pontus kralı Mithridates Eupator’un ordusunda kendilerine karşı savaştıkları için Romalılar tarafından cezalandırılan Thrax askerlerinin arenalara gönderilmeleriyle birlikte bu gladyatör sınıfı ortaya çıkmıştır. Ayırt edici silahları, ucu kavisli bir hançer ( sica ), kimi zaman ortası zikzaklı bir mızrak v aparma ( parmula ) adı verilen kare ya da üçgen şekilli kısa kalkanlardır.&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV. Gösteriler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;       “Her yerde yaralar, inlemeler ve kan vardı; insan yalnızca tehlikeyi görebiliyordu. ”&lt;br /&gt;     Suetionius, Caesar’ın gladyatör gösterilerini şöyle anlatır:&lt;br /&gt;     “Halka yönelik gösterileri büyük bir çeşitlik arz ediyordu. Bunların arasında gladyatör dövüşleri, Roma’nın her mahallesi için çeşitli dillerde oynanan sahne oyunları, “circus”daki araba yarışları, atletik yarışmalar ve bir de deniz savaşı taklidi vardı. Formdaki gladyatör dövüşlerine praetorluk yapmış bir aileye mensup Furius Leptinus adında bir adam, bir avukat ve eski bir senatör olan Quintus Calpenus ile dövüşüp onu öldürmüştü…&lt;br /&gt;     Vahşi hayvan avları beş gün sürerdi ve eğlence her biri beş yüz piyade, yirmi fil ve otuz süvariye sahip iki ordu arasında  yapılan  bir savaşla sona ererdi. Tarafların birbirleriyle yüz yüze durabilmeleri için Caesar, arabaların etrafında dönerek yarıştığı “circus”un orta duvarını kaldırmıştı…&lt;br /&gt;     Deniz savaşı, Lesser Codeta’ ya kazılan suni bir gölde iki, üç veya dört sıra küreği içinde çok sayıda askeri olan Sur ve Mısır gemileri arasında yapılırdı. Bu gösterilere dört bir yandan o kadar çok sayıda ziyaretçi gelirdi ki birçokları yollara, sokaklara veya çatıların tepelerine kurulmuş çadırlarda gecelerdi ve sık sık izdiham yüzünden ölenler olurdu. Bu kurbanların arasında iki senatör bile vardı. ”                            Gladyatör gösterilerinin önemini kavrayan Augustus ( İ.Ö. 27 – İ.S. 14 ) oyunlara birtakım yenilikler getirir:&lt;br /&gt;     “Bu gösterilerde izleyicilerin oturacakları yerler konusundaki düzensizliği önlemek için özel düzenlemeler getirdi; Bir seferinde Puteoli’ deki kalabalık tiyatroya giren bir senatöre seyircilerden bir kişinin bile yer vermemesiyle yapılan hakarete çok kızmıştı. Bunun sonucu olarak bir sonraki senato kararı ne zaman düzenlenirse düzenlensin, her gösteride ön sıraların senatörlere ayrılmak zorunda olduğu şeklinde çıkmıştı…&lt;br /&gt;     Augustus’ un getirdiği diğer kurallar arasında askerlerin sivil halktan ayrılması, evli olanlara, oğlan çocuklarına ve tabii ki onların eğitmenlerine özel yerler ayrılmasıydı; bir de arka sıralarda bulunanların haricindekilerin koyu renk kıyafetler giymelerini yasaklamıştı. Ayrıca o güne dek erkeklerle kadınların bir arada oturuyor olmalarına karşın, Augustus,kadınların arka sıralarda oturmaları kuralını getirmişti… Bu kuralın tek istisnası kendileri için praetor tribünün tam karşısında özel bir yer ayrılmış olan Vesta Rahibeleriydi .”&lt;br /&gt;     Yine Augustus gladyatör oyunlarının programını şu şekilde yapmıştır:&lt;br /&gt;     Sabah, arena dışında  da her şeyin kontrol altında olduğu mesajını vermek üzere hayvanlar kesilirdi ( venationes ).&lt;br /&gt;     Öğlen, ya çarmıha gerilerek ya hayvanlar tarafından parçalanarak ( ad bestias ) ya da yakılarak ( ad flammas, crematio ), adi suçlular öldürülürdü ( noxii, cruciarii ).&lt;br /&gt;     Gerçek gösteri olan gladyatör dövüşleri ise öğleden sonra gerçekleştirilirdi ( munera ) .&lt;br /&gt;     Gösteriler genelde hava kararıncaya kadar sürer, hatta bazı durumlarda gece de devam ederdi. Bu durumda arena kandillerle aydınlatılıyordu .&lt;br /&gt;     Gösterilerden birkaç gün önce evlerin ve yapıların duvarlarına duyurular asılır, bunlar ayrıca caddelerde satılırdı. Duyurularda, birbirleriyle eşleşen ünlü gladyatörler, gösteri tarihleri, gösteriyi düzenleyen kişi ve değişik dövüş türleri belirtilirdi. Gösteri, gladyatörlerin arenada toplu yürüyüşüyle başlardı; dövüşler tahta kılıç ve mızraklarla yapılan yapmacık bir dövüşle ( praelusio ya da prolusio ) açılırda. Gerçek dövüşü başlatma işareti boru sesiyle verir, dövüşmekten korkan gladyatörler kamçı ve kızgın demirle arenaya sürülürdü .&lt;br /&gt;     Gladyatör dövüşleri hareketli bir müzik eşliğinde yapılmaktaydı. Arkeolojik buluntularda yer alan kabarmalardan anlaşıldığına göre, gladyatör dövüşleri sırasında bazı trompet türleri ( tuba, lituus ve cornu ), flüt ( tibia ), org ( hydraulus ) kullanılmaktaydı .  &lt;br /&gt;     Dövüş, her zaman çiftler halinde yapılırdı. Rakiplerin eşit kazanma imkanına sahip olmaları için özenle ayarlanmış saldırı ve savunma silahları seçilir ve aynı siklette olmalarına önem verilirdi .&lt;br /&gt;     Summa rudis ve secunda rudis ismi verilen iki hakem dövüşü izlemekle görevliydi. Summa rudis, arenadaki kurumsal gücü ve yüce disiplini temsil eden bir asa taşırdı. Bu asa dövüşçüleri ayırmak, kural ihlallerini belirtmek ve molalar vermek için kullanılıyordu .&lt;br /&gt;     Dövüşleri coşkuyla izleyen halk, kazanması istediği gladyatör lehine tezahürat yapar ve sık sık “iugula” ( gırtlağını kes! ), “verbera” ( öldür! ), “ure” ( yak! ) diye bağırırdı .&lt;br /&gt;     Bir gladyatör yaralandığında izleyiciler “habet” ( yaralandı! ) diye bağırırlardı. Rakibin insafına kalan yaralı gladyatör, halktan bağışlanmasını dilemek üzere ( Cumhuriyet Dönemi’nin sonlarında, gösteriyi düzenleyen kişi gladyatörün ölmesi ya da yaşaması için verilecek kararı halka bırakmıştı. ) işaret parmağını havaya kaldırırdı. İzleyiciler gladyatörün bağışlanmasını istiyorlarsa mendillerini sallarlar, ölmesini istiyorlarsa başparmaklarını yere doğru çevirirlerdi. Bu yaygın olan görüştür. Bir başka görüşe göre yenik gladyatörün ölmesini isteyenler, kılıcın saplanması anlamında başparmaklarını göğüslerine doğru, bağışlanmasını isteyenler, kılıcın yere atılması anlamında başparmaklarını yere doğru çevirirlerdi . İmparatorun başparmağını aşağıya yöneltmesi durumunda, editor da aynı hareketi tekrarlar ve iugula ( öldür! ) diye bir komut verirdi .&lt;br /&gt;     Ölümle karşı karşıya gelen ünlü gladyatörler için az önce bahsettiğim halktan “af dileme” hareketi söz konusu olamazdı. Onlar gururlu bir şekilde ölmeyi tercih etmekteydiler. Zaten ölüme meydan okunan bu gösterilerde iyi dövüşmenin yanında gladyatörlerden beklenen cesur bir şekilde ölümü kabul etmeleriydi ki Roma halkı için “onur” çok önemli bir ahlaksal ilkeydi.&lt;br /&gt;     Panegyricus’ta Plinius gladyatörlerin bağışlanması ile ilgili durumu şöyle anlatır:&lt;br /&gt;     “ Cesaret kırıcı ve alçakça olmayan, savaşçıların ruhlarını yumuşatıcı ve kırıcı olmayan, aksine onları asil yaralarla ölmeye ve ölümü küçük görmeye heveslendiren bir gösteri izlemiştik, çünkü şeref ve zafer kazanma arzusu kölelerin ve suçluların bile bedenlerinde görülebiliyordu .”&lt;br /&gt;     Bir gladyatörün ölümünden sonra, Stigyalı Charon gibi giyinmiş bir kişi, arenaya girip yerde yatan savaşçıya uzun saplı bir tokmakla vururdu; büyük olasılıkla bu şekilde savaşçının bedeninin kendisine ait olduğunu göstermiş oluyordu. Onun ardından geleneksel olarak ölülerin ruhlarına yer altı dünyasında refakat eden Merkür gibi giyinmiş biri girerdi. Merkür bu törenlerde elinde bir değnek taşırdı; aslında bu asa kıpkırmızı kor kesilmiş bir demirdi ve bununla ölen gladyatörün vücudunu dürterdi. Bunun iki nedeni vardı: Gladyatörün ölü numarası yapmasını engellemek ve ölü değil de baygın olup olmadığından emin olmak .&lt;br /&gt;     Bunların ardından ölü adam bir sedyeyle götürülür ya da vücuduna büyük bir kanca saplanıp bir at tarafından arenada sürüklenirdi. Porta Libitinaria ‘dan ( adını cenaze tanrıçasından alır ) çıkarılırdı. Bu sırada bir grup köle arena zeminini düzeltir, kanların saçıldığı yerlerde kumları karıştırır ve övüş nedeniyle ortaya çıkan tüm çukurlukları düzeltirdi .&lt;br /&gt;V.    Ödüller&lt;br /&gt;     Yenilen kişi arenadan çıktıktan sonra galip gelen gladyatör “editor”dan ödülünü alırdı. Bu  bir taç, altın bir  çanak ya da altın paralar olabilirdi . Genellikle ise kazanan gladyatöre palmiye yaprağı  ( palme ) verilirdi. Bu ödülü alan gladyatör arenada bir tur atardı. Her galibiyette bir palmiye yaprağı verildiği için bir gladyatörün başarısı aldığı palmiye yaprağı sayısı ile ölçülürdü . Ayrıca galip gelişinin ardından özgürlüğünü de kazanan gladyatöre tahta bir kılıç ( rudis ) verilirdi. Gladyatör dövüşlerinin devlet tarafından desteklendiği dönemlerde, örneğin Nero ( İ.S. 54-68 ) zamanında, başarılı gladyatörlere ev ya da arazi gibi armağanlar verildiği bilinir. Ayrıca bu armağanlar arasında son derece pahalı ve süslü bazı silahlar ya da gladyatörlerin süs olarak taktıkları bilezikler de bulunmaktaydı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;VI.    Vahşeti Seven İmparatorlar            &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Her ne kadar bir gladyatör olmak toplumun en aşağı tabakasında olduğunu gösterse de pek çoklarının başarılı gladyatörlere hayran olduğuna değinmiştik. Bu hayranlık kimi imparatorları arenada bir gösteri yapmaya götürecek kadar ileri gitmiştir. Bu duruma en çarpıcı örneği Caligula ( İ.S. 37-41 ) ve Commodus ( İ.S. 180-192 ) teşkil eder. Ayrıca bu gösterilerden çok hoşlanan Nero da bir defasında arenada bir aslan ile dövüşmeye karar vermişti. Fakat imparatorun karşısına çıkacak olan hayvana o kadar çok yatıştırıcı vermişlerdi ki hayvanın ayakta duracak hali bile yoktu ve kolayca haklanmıştı .&lt;br /&gt;Caligula’nın zalimliğini Suetonius şöyle anlatır:&lt;br /&gt;“Doğasından gelen acımasızlığını ve gaddarlığını kontrol edemiyordu; cezalandırılanların işkencelerini ve infazlarını seyretmeye bayılıyordu ve geceleri de peruk takıp uzun bir harmani giyerek patlayıncaya kadar yiyerek ve zina yaparak eğlenirdi. Ayrıca dans ve şarkı gibi sahne sanatlarına tutkuluydu ve Tiberius, vahşi doğasının bu şekilde yumuşayabileceği umuduyla canı gönülden ona eşlik ederdi. Bu vahşi doğa, akıllı ihtiyar için öylesine barizdi ki zaman zaman Gaius’un yaşamasına izin vermenin kendisi ve etrafındaki herkes açısından çok zararlı olacağını ve onun Roma için bir engerek yılanı, dünya içinse Phaeton kadar tehlikeli olduğunu söylüyordu.&lt;br /&gt;Aşağıda geçenler Caligula’nın özünde varolan canavarlığın bazı enstanteneleridir. Bir gladyatör gösterisi için temin ettirdiği vahşi hayvanları beslemek üzere kullanılacak sığırlar çok pahalıya mal olduğunda, hayvanların yemesi için suçlular arasından bazılarını seçmiş ve sıraya dizdirdiği mahkumlar arasından suçlarına bakmaksızın “kimlerin kafası kelse” onları işaret ederek hayvanlara verilmesini emretmişti. Eğer imparator iyileşirse arenada  dövüşeceğine ant içen bir adamı sözünü tutmaya zorlamış ve adamı kılıç elde savaşırken izlemiş, sonra da galip gelene kadar arenadan çıkmasına izin vermeyerek, ancak birçok yalvarmalardan sonra razı gelmiştir. Aynı nedenden ötürü ortaya canını koyan ancak kendini öldürmeyi geciktiren bir başkasını da kölelerin eline vermiş, kutsal addedilen ağaç dalları ve kurdelelerle donatarak sokaklarda dolaşmasını emredip sözünde durmasını istemiş ve en sonunda da nehrin setlerinden aşağıya attırmıştır. Asil sınıfına mensup birçok erkek, önce kızgın demirlerle dağlanmış ve sonra da madenlerde , yol inşaatlarında çalışmaya ya da vahşi hayvanlara atılmaya mahkum edilmiştir; ya da onları ancak hayvanlar gibi dört ayak üzerinde durabilecekleri kafeslere kapattırmış veya parçalattırmıştır. Bu cezaların tümü çok ciddi suçlardan değil, en fazla gösterilerden birini eleştirmekten ya da benzer bir olaydan veriyordu .”&lt;br /&gt;Aslen bir gladyatörün oğlu olan Commodus, arenaya sık çıkan ve zalimlikleriyle ün yapmış imparatorlar arasındaydı. Saplantılı bir şekilde kendi evindeyken bile talim yapardı ve çok zor olan solak dövüşme sanatının ustasıydı. Bu ev savaşlarını tasvir eden Dio Cassius, “Commodus bazen karşısındakini öldürürdü ve kimileriyle de sanki saçından birkaç tel koparacakmış gibi yakından dövüşüp, burnunun ucunu, kulaklarını ve diğer organlarını uçururdu” diye yazar. Commodus, sarayına sayısız hayvan getirir ve onları birbiri ardına öldürürdü. Gladyatörlere de aynısını yapar, sanki korkuluklarla talim yapar gibi onların üzerinde egzersiz yapardı. Arenada seyircilerin önünde dövüştüğü zaman, harmanisiyle pelerinini çıkarır ve basit bir tünik giyerek bir gladyatör ya da bestiarius olarak savaşırdı. Aldığı her zafer ( ki bunlar zaferden sayılmazdı, çünkü rakipleri hep tahta kılıçlarla savaşırlardı ) pleblerin haz dolu çığlıklarını ve senatörlerle şövalyelerin iltifatlarını toplardı .&lt;br /&gt;Bu denli acımasız olan bu imparatorların her birinin suikast sonucu ölmeleri de bir tesadüf değildi.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;VII. YAZITLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;1.    Gladyatör Polydoksos&lt;br /&gt;Tanım: Kaide.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Johannes kilisesinin kuzeyindeki geç bir duvarda bulunmuş.&lt;br /&gt;Yayım yeri: Engelmann – Knibbe – Merkelbach, IK 14 (Ephesos IV), 1980, s. 114, no. 1174. 5; Mccabe, Ephesos 1991, 1484.&lt;br /&gt;Ölçüler: Yük. 0.53 m.; Gen. 0.37 m.; Harf yük. 0.018 m.&lt;br /&gt;Πολύδοξος π(άλος) α´                             “Birinci sınıftan Polydoksos”                                                                                   &lt;br /&gt;2.    Gladyatör Grubu&lt;br /&gt;Tanım: Beyaz mermerden bir levha.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Artemision’da bulunmuş.&lt;br /&gt;Yayım yeri: Engelmann – Knibbe – Merkelbach, IK 14 (Ephesos IV), 1980, s. 118, no. 1182; Mccabe, Ephesos 1991, 1889.&lt;br /&gt;Ölçüler: Yük. 0.27 m.; Gen. 0.56 m.; Kal. 0.11 m.; Harf yük. 0.026 m.&lt;br /&gt;φαμιλίας&lt;br /&gt;μονομάχων&lt;br /&gt;Τι. Κλ. Τατιανοῦ&lt;br /&gt;Ἰουλιανοῦ ἀσιά[ρ]-&lt;br /&gt;      χου.     &lt;br /&gt;“Asia Birliği’nin baş rahibi Tiberius Claudius Tatianius Ioulianus’ un gladyatör grubu ( burada yatıyor. )”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.    Gladyatör Alektor&lt;br /&gt;Tanım: Mavimsi beyaz mermerden levha.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Tiyatro’da bulunmuş. Şuan depoda, Env. No. 53.&lt;br /&gt;Yayım yeri: Engelmann – Knibbe – Merkelbach, IK 14 (Ephesos IV), 1980, s. 112, no. 1170.&lt;br /&gt;Ölçüler: Yük. 0.19 m.; Gen. 0.46 m.; Kal. 0.12 m.&lt;br /&gt; Kılıcını kaldırmış bir gladyatör    &lt;br /&gt;     ] Ἀλέκτορα                          “Alektor ( burada yatıyor )”&lt;br /&gt;Alektor “Dövüş Horozu” yaygın bir gladyatör ismidir. Gladyatörler genellikle mitolojik isimler ya da kahramanlara ait isimler taşımaktadır.&lt;br /&gt;4.    Gladyatör Rhodios&lt;br /&gt;Tanım: Beyaz mermerden pilar.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Mermer – Caddenin ortasında bulunmuş.&lt;br /&gt;Yayım yeri: Robert, Gladiateurs 1940, 199 no. 214, Taf. III; Peek, GVI I, 1955, 1080; Engelmann – Knibbe – Merkelbach, IK 14 (Ephesos IV), 1980, s. 115, no. 1177.&lt;br /&gt;Ölçüler: Yük. 0.78 m.; Gen. 0.45 m.; Kal. 0.43 m.; Harf yük. 0.017 m.&lt;br /&gt; Νίλου ἐπὶ προχοαῖς γενόμην· Ῥόδιος  ὄνομ᾿ ἦν μοι·&lt;br /&gt; χερσὶ δ᾿ ὑφ᾿ Ἑρμεί[ου δμήθη]ν·  αὐτοῦ δὲ τέθαμμαι&lt;br /&gt; τῇδ᾿ ἐνὶ σω[ρ]ῷ·  πολλοὺς δ᾿ὤλεσ᾿ ἐμεῖο βίη&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;         “Nil nehrinin denize döküldüğü yerde doğdum. Adım Rhodios:&lt;br /&gt;          Ellerimle Hermaios’u öldürdüm. Onu gömdüm&lt;br /&gt;          Bir mezara:  Benim gücüm pek çoklarını mahvetti.”&lt;br /&gt;5.    Asbolos&lt;br /&gt;Tanım: Mavi mermerden altar.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Mermer yol üzerinde tiyatronun önünde bulunmuş.&lt;br /&gt;Yayım yeri: Robert, Gladiateurs 1940 200, no. 215, Taf. X ile; Pfuhl – Möbius, Grabreliefs II (1979) no. 1203; Engelmann – Knibbe – Merkelbach, IK 14 (Ephesos IV), 1980, s. 117, no. 1181.&lt;br /&gt;Ölçüler: Yük. 0.88 m.; Gen. 0.46 m.; Kal. 0.44 m.; Harf yük. 0.02 – 0.025 m.&lt;br /&gt; Κύριλλα Ἀσβόλαντι μνείας               “Cyrilla, Asbolos’a anısı        &lt;br /&gt; χάριν ἐπόησε ἐκ τῶν ἰδίων                  vesilesiyle   kendi&lt;br /&gt;    servetinden ( yaptırdı.)”&lt;br /&gt;Smyrna&lt;br /&gt;6.    Hapleros&lt;br /&gt;Tanım: Alt ve üst kısmı profilli, beyaz mermerden kaide. Yazıt üst profil altında, ki bu palus tasviri ile merkezde ayrılmış. Aşağıda 15 galibiyet çelenginin yarısı.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Bilinmiyor, muhtemelen Smyrna’dan. Şuan Basmane Müzesi’nde, Env. No. 4323.&lt;br /&gt;Yayım yeri: Robert, Türk Arkeoloji Dergisi 7, 1957, 8; Petzl, IK Smyrna I, 1982, s. 172-3, no. 401.&lt;br /&gt;Ölçüler: Yük. 1.09 m.; Gen. 0.52 m.; Kal. 0.35 m.; Harf yük. 0.02 m.&lt;br /&gt;Ἀργεία Ἁπλέρωτι ἰδίῳ&lt;br /&gt;ἀνδρὶ πρώτῳ πάλῳ ἐκ&lt;br /&gt;τῶν ἰδίων μνείας χάριν.    “Argeia, birinci sınıftan (gladyatör olan) eşi Hapleros’a anısı vesilesi ile kendi cebinden (yaptırdı).&lt;br /&gt;7.    Akhilleus&lt;br /&gt;Tanım: Rölyef.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Smyrna’dan, kayıp.&lt;br /&gt;Yayım yeri: CIG 3291; IGR IV 1455; Robert, Gladiateurs 212 no. 246; Petzl, IK Smyrna I, 1982, s. 174, no. 404.&lt;br /&gt;Ölçüler:&lt;br /&gt;Ἀχιλλεῖ ἱπ-&lt;br /&gt;ποδιώκτῃ&lt;br /&gt;νει(κῶν) ιζ´&lt;br /&gt;ΛΙΘΑΝΟΣ    “On beş kez galip gelmiş olan atlı gladyatör Akhilleus’a”&lt;br /&gt;8.    Gladyatör Marcus&lt;br /&gt;Tanım: Akroterli gri mermerden çatılı stel.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Pagos’un üzerinde bulunmuş.&lt;br /&gt;Yayım yeri: Papadopoulos – Kerameus, AM 6 (1881), 366, no. 1; Leemans, 1886, 22 – 24, no. 14; Polak, Mnemosyne, n. s. 15, 1887, 253, no. 14, s. 261 vd.da kommentar ile; IGR IV 1453; Robert, Gladiateurs 209, no. 240; Pfuhl – Möbius, Grabrelief I 737, Fot. Taf. 110 ile; Petzl, IK Smyrna I, 1982, s. 178-9, no. 416.&lt;br /&gt;Ölçüler: Yük. 0.55 m.; Gen. 0.25 – 0.27 m.; Kal. 0.08 m.&lt;br /&gt;Μελιτίνη τέκνῳ ἰδίῳ&lt;br /&gt;          Μάρκῳ&lt;br /&gt;καὶ Ἡρακλᾶς ὁ πατήρ&lt;br /&gt;κατεσκεύασαν συ-&lt;br /&gt;νκατενενκάσης&lt;br /&gt;φαμιλίας Ἀπελλίκο-&lt;br /&gt;ντος μονομάχων κὲ&lt;br /&gt;λουδαρίων τιμῆς ἕνεκον.    “Melitine ve Heraklas, masraflara iştirak eden Apellikon’un gladyatör grubuyla ve loudarioslarla kendi oğulları Marcus’a anısı vesilesiyle yaptırdı-lar.”&lt;br /&gt;9.    Gladyatör Decoratus&lt;br /&gt;Tanım: Beyaz mermerden, yukarı doğru incelen çatı formlu stel, duvarın içine yerleştirilmek için yapıldığından arka kısmı kaba bir şekilde bırakılmış. Yazıtın altında bir rölyef yeralmakta: Gladyatör sola doğru ilerlermekte ve elinde küçük bir bıçak tutmakta, sağ elinde ise dikdörtgen bir kalkan bulunmakta, siperlikli bir miğferi, zırhı ve bacak zırhı var.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Bir zamanlar Evangelist Okulu’nda; şu an kayıp.&lt;br /&gt;Yayım yeri: Fontrier, Mouseion I (1873 – 75) 88, no. 68; Kaibel, Epigrammata 1878, s. 525, no. 307 a; Robert, Gladiateurs 208, no. 238; Peek, GVI I, 1955, 624; Robert, Hell. 3, 144; G. P. ZPE 14 (1974), 292, no. 10; Pfuhl – Möbius, Grabrelief II 1221; Petzl, IK Smyrna I, 1982, s. 251, no. 546.&lt;br /&gt;Ölçüler: Yük. 1.42 m.; Gen. 0.52 m.; Kal. 0.20 m.; Harf yük. 0.018 m.&lt;br /&gt; Οὐκ ἀκλεῆ Δεκουρᾶτον ὁρᾷς, ὃν ἀνεῖλε σαγ&lt;ι&gt;τ[ᾶς]&lt;br /&gt;       λαιῆς χειρὸς ἐμῆς οὐ προφυγὼν θάνατον.&lt;br /&gt;         “ Decoratus, zaferi gördü ki, ödül kazanan solak Saggittarius ölümden kaçamadı.”&lt;br /&gt;10.    Gladyatör Askeptos ve Pardos&lt;br /&gt;Tanım: Anıtın tasviri bulunmamakta.&lt;br /&gt;Buluntu yeri: Smyrna’da bulunmuş, şimdi kayıp.&lt;br /&gt;Yayım yeri: CIG 3284; Welcher, RhMus. N. F. 6, 1848, 85, no. 8 A; Nauck, Philologus 6, 1851, 277; Kaibel, Epigrammata 1878, 307. Cougny, Anth. Pal. Append. II, no. 633; Robert, Rev. Arch. 31, 1929, II 27 = OMS I 694; Robert, Gladiateurs 207, no. 237; Peek, GV I, 1955, 619; Petzl, IK Smyrna I, 1982, s. 251-2, no. 547.&lt;br /&gt;Ölçüler:&lt;br /&gt;Πύκτην ΑΑΣΚΕΠΟΝ λεύσεις&lt;br /&gt;ἐμέ, τὸν κατέπεφνεν&lt;br /&gt;Πάρδος ὁμοιείου τευξό-&lt;br /&gt;μενος θανάτου.    “Ben Askeptos’un güreşini izleyeceksin, Pardos (da) benzer ölümle karşılaşıp öldü.”&lt;br /&gt;Miletos&lt;br /&gt;11.    Gladyatör Miletos&lt;br /&gt;Tanım:&lt;br /&gt;Buluntu yeri:&lt;br /&gt;Yayım yeri: Peek, GVI I, 432; Mccabe – Plunkett, Miletos 1984, s. 102, no. 468.&lt;br /&gt;Ölçüler:&lt;br /&gt;Μίλητος τύμβῳ Μιλήσιος, ὦ φίλε, κεῖμαι&lt;br /&gt;ἠίθεος, χείρων οὐδεν[ὸς] ἠϊθέων•&lt;br /&gt;πρέψ[ας] δὲ σταδίοισι π[ά]λης χάρ[ι]ν ὠκ[ύ]μορος μέν&lt;br /&gt;κάτθ[α]νον, ἀλλὰ κακῶ[ν] οὐδ᾽ ἄκρα γευσάμενος.&lt;br /&gt;“Ey dost!  Ben Miletli Miletos, genç yaşımda burada yatıyorum, gençlerin içinde daha şanssız hiç kimse yoktur: Stadyumlarda göze çarpan ben, boks maçı nedeniyle öldüm, bilakis en kötüsü zirvenin tadına varamadım.”&lt;br /&gt;12.    Gladyatör Eisa&lt;br /&gt;Tanım: Bir gladyatör kabartması ile galibiyet grafiti.&lt;br /&gt;Buluntu yeri:&lt;br /&gt;Yayım yeri: Rehm, Milet I 9, 393; SEG 4, 425; Robert, Et. Épig., s. 191; Robert, Gladiateurs, s. 196, no. 196 (str. 2); Mccabe – Plunkett, Miletos 1984, s. 112, no. 569.&lt;br /&gt;Ölçüler:&lt;br /&gt;νίκη&lt;br /&gt;        Εἰσᾶ    “Eisa kazandı !”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VIII SONUÇ&lt;br /&gt;   İ.Ö.  264 yılında dinsel bir kutlama havasında başlayan gladyatör gösterileri Roma Cumhuriyet ve İmparatorluk dönemlerinde halkın en gözde eğlenceleri arasına girmişti. Roma otoritesinin bir simgesi haline gelen bu gösterilerin sayıları, İ.S. 3.-4. yüzyıllara gelindiğinde bozulan ekonomi ile azalmaya başlanmış, hatta kimi imparatorlarca zaman zaman çıkarılan fermanlarla yasaklanılmaya çalışılmıştır.&lt;br /&gt;  İ.S. 306-337 yılları arasında hüküm süren Constantinus, Hıristiyanlığı kabul eden ilk Roma imparatorudur. İ.S. 323 yılında çıkardığı Milano Fermanı ile Hıristiyanlara işkence edilmesini sona erdirmiş ve İ.S. 325 yılına gelindiğinde gladyatörler dövüşlerinin kaldırılmasıyla ilgili ilk fermanını çıkartmıştır. Yine de gladyatör gösterileri bir süre daha devam etmiştir. Kilisenin gladyatörlerin, onların eğitmenlerinin ve gösterileri düzenleyenlerin vaftiz edilemeyeceğine dair açıklamalarıyla, gladyatör dövüşlerine karşı çıkan yeni bir taraf daha ortaya çıkmış ve yasalar da bu doğrultuda daha da katılaşmıştır. İ.S. 357 yılında II. Constantinus, Roma yetkililerinin gladyatör gösterilerine katılmamaları gerektiği yönünde bir ferman çıkarmış, İ.S. 365 ve 367’de  I. Valentinianus Hrıstiyanların gladyatör olarak savaşmaya mahkum edilmesini yasaklamış, II.Theodosius’un ( İ.S. 379-395)  küçük oğlu  Honorius, Roma’daki gladyatör okullarını kapatmıştır .   &lt;br /&gt;  Günümüzde belki binlerce kişinin seyirci olarak katıldığı gladyatör gösterileri yok, ama “insan”ın vahşete eğilimi bambaşka şekillerde ve bambaşka oyunlarda kendisini göstermekte. Yine günümüzde kimi sportif faaliyetlerin politikanın bir kolu olarak kullanılıyor olduğu gerçeği de aslında pek fazla bir şeyin değişmediğinin göstergesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                             Derya ÖZGÜZEL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-4184571687068794777?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/4184571687068794777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=4184571687068794777&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/4184571687068794777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/4184571687068794777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2007/11/gladyatrler-giri-rekabeti-seven-antik.html' title=''/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-3946962596251265744</id><published>2007-11-11T12:10:00.000-08:00</published><updated>2008-03-26T14:09:53.771-07:00</updated><title type='text'>Platon'un Devlet'inde "Adalet" Kavramı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 0, 0);"&gt;PLATON’ UN DEVLET’ İNDE “ADALET” KAVRAMI     &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;I. BAŞLARKEN         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Platon, on bölümden oluşan Devlet adlı eserine “adalet”i sorgulayarak başlar. Platon, eserin ilk kitabında Sokrates’ in Kephalos, Kephalos’ un oğlu Polemarkhos, kendi öğrencisi Glaukon ve Thrasymakhos ile olan diyaloglarına yer verir. İlk diyalogda Sokrates ile yaşlılık ve para üzerine konuşan Kephalos, adaletin, aldığını geri vermek olduğunu söyler . Buna karşılık Sokrates, aklı başındayken silahını aldığımız bir dostumuz çıldırırsa, ona aldığımızı geri vermemizin doğru olup olmadığını sorar. Bu sırada Kephalos ayrılacak yerini oğlu Polemarkhos alacaktır.&lt;br /&gt;       Polemarkhos ile adaletin tanımı, dostlara iyilik, düşmanlara kötülük yapmak olduğu şeklini alır. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi, çıldırmış bir dostumuza ödünç aldığımız silahını geri vermemiz ona zarar vereceği için adalet ile bağdaşmaz. Fakat Polemarkhos’ un “adalet” tanımı Sokrates’e pek sığ gelmiş olacak ki, onu adil insanın dostlarına ne gibi faydalar sağlayabileceği konusundaki sorularıyla sıkıştırır. Birinci kitapta yer alan diyaloglar içinde kaptan, hekim ve sanatçı örneklerine sık sık değinen Sokrates, dostuna iyilik, düşmanına kötülük yapmak konusunda en yetkin kişinin, sağlık işlerinde hekim, deniz seyahatlerinde kaptan olduğuna dair öne sürdüğü örneklerden yola çıkarak adil insanın hangi konuda yetkin olduğunu sorar. Bu soruya karşılık Polemarkhos, adil insanın savaş sırasında düşmana karşı faydalı olabileceğini söyler. Bu cevap, adil insanın yararlı olabileceği alanı çok dar tuttuğu için Sokrates’i memnun etmez. Bunun üzerine Polemarkhos, barış zamanında insanların birbirleri ile olan ilişkilerinde adil insanın faydalı olabileceğini öne sürer. Bu noktada Sokrates, bir işle ilgili yardıma ihtiyaç duyduğumuzda karşımızdaki insanın adil olup olmadığına değil de o kişinin yardıma ihtiyaç duyduğumuz konuda yetkin olup olmadığına baktığımızı söyler. Örneğin; oyunda adil insanla değil, usta oyuncu ile ortak olmak isteriz, duvar örülürken usta duvarcı ararız, at alım satımlarında attan anlayanı, gemi alım satımlarında gemicinin ortaklığı üstündür. Para işlerinde de adil insanın yararlı olduğu zaman, para işletilirken değil de sadece saklanıldığı zamandır. Diyalog, bir işi iyi yapmayı bilen   kişinin, örneğin paramızı güvenerek verebileceğimiz bir kişinin, yapmış olduğu işin tam tersini de en iyi şekilde yapabileceği, yani paramızı çalabileceği düşüncesi ile ilginçleşir . &lt;br /&gt;“Adil” insanın sorgulanmasında öncelikli niteliğin onun “adil” olup olmaması değil de işinde “yetkin” olup olmaması görüşü beni, Platon’ un kitabının en başında, kuracağı devlette “seçkinler” e tanıyacağı ayrıcalığı işlemeye başladığı fikrini düşündürür.&lt;br /&gt;Polemarkhos ’un “adalet” tanımında yer alan “dost” ve “düşman” kavramları da tek tek açıklanır. İnsan iyi bildiği insanları sever ve onlara “dost” der. Ama bazen iyiyi kötü, kötüyü iyi sanabilir. Böyle bir durumda adalet, dostuna iyilik düşmanına kötülük yapmak olarak görüldüğünde, durum tersine dönecektir. Bu açıklamalar bizi, iyi görünen ve iyi olan kişinin dost, iyi görünen ama özünde iyi olmayan kişinin de düşman olduğu sonucuna ulaştırır. Gerek hayvanlara gerekse insanlara kötülük yapmanın onları olduklarından daha iyi yapmayacağı,  nasıl ki müzisyeni çalgısından, biniciyi atından ayıramayacaksak adil insanı iyilikten, adaletsiz insanı da kötülükten ayıramayacağımızı, dolayısıyla da adil insanın kötülük yapamayacağı sonucuna varılmasıyla birlikte Polemarkhos’ un   adalet üzerine öne sürdüğü görüş tamamen yıkılır . &lt;br /&gt;Platon’ un “adalet” ile ilgili olan görüşünün temeli, “akıl” a dayanır. Bilgili insan kötülük yapmaz. Yukarıdaki müzisyen, binici örneklerinin kabaca açılımı şudur; müzisyenin çalgısı, binicinin atı, adil insanın “bilgisi” vardır. Ne var ki bu salt “akıl” a güven, Platon’ un birincil yanılsamasıdır. Bu “akıl” a bağlı olarak “seçkin” lerin yönettiği bir “devlet” kuracaktır.&lt;br /&gt;Günümüzde dahi tartışma konusu olabilecek bir görüşü Thrasymakhos ortaya atar. “Adalet” i , güçlünün işine gelen şeyler olarak tanımlayan Thrasymakhos ile birinci kitabı kendi içinde ikinci bir bölüme ayırabiliriz. Her toplumda yönetme gücünü ellerinde tutan kişilerin kendi çıkarlarını gözeterek kanunlar çıkardıklarını söyleyen Thrasymakhos karşısında Sokrates bir hayli zorlanacaktır. Sokrates ilkin yönetimde bulunan kişilerin de yanılabileceklerini dolayısıyla kendi çıkarlarına ters düşecek kanunlar çıkarabileceklerini ve bu kanunları çıkardıktan sonra onlara uymak zorunda olduklarını söyler. Thrasymakhos, yönetimde olan yahut güçlü olarak değerlendirebileceğimiz kişilerin hata yapabileceklerini kabul etmez. Yanılan yöneticiye güçlü demek hastalık üzerine yanılana hekim, hesapta yanılana muhasebeci demeye benzer. Yanılma bilgi eksikliğinden meydana gelir ve bu insanlar bir sıfat edindilerse bu onların yanılmadıkları anlamına gelir. Bu iddia karşısında bambaşka bir yöntem geliştiren Sokrates, hekimin beden sağlığını, kaptanın tayfanın çıkarlarını düşündüğünü, sanatın ise herkesin işine geleni arayıp bulması için icat edildiğini öne sürerek, bir işte üstün olan kişilerin kendi yönetimleri altına aldıklar kişilerin çıkarlarını gözettiklerini zor da olsa Thrasymakhos’ a kabul ettirir .&lt;br /&gt;  Bu diyalogda Sokrates’ in gerçekten zorlanması neticesinde bazı kaçamak, çelişik tanımlar kurduğunu görürüz. Çünkü aslen Platon da Thrasymakhos gibi aklın önceliğini savunur. Yalnız onun karşı çıktığı, Thrasymakhos’ daki olumsuz yaklaşımdır. Onun devleti herkes için “ideal” olandır. Çünkü  “bilgi” konusunda “yetkin” kimseler tarafından  kanunlar konulur. Onlar herkes adına nelerin iyi olacağını bilirler. Oysa ki Platon’ a yöneltilebilecek en büyük eleştirilerden birisi de Thrasymkahos’ un sözleri içerisinde bulunabilir. O da denetimsiz bir “güç” ün ne denli “iyi” kullanılabileceği gerçeğidir. Burada “salt” “akıl” a güvenmemizin ne denli gerçekçi bir tutum olacağı düşünülmelidir.   &lt;br /&gt;İkinci kitapta Glaukon’ un daha aktif olarak katılıp düşüncelerini ortaya koyabileceği bir diğer görüş, adil insanın mutsuz, adaletsiz insanın ise mutlu olduğu iddiasıdır. Bu konu üzerindeki tartışmalar sırasında Platon’un ideal devletinin özelliklerinden birisi de karşımıza çıkar. Bu görüş,  devlet yönetimindeki kişilerin isteyerek yönetime geçmedikleri, para ya da ün düşkünlüğünden ziyade ülkeyi kötü insanlar yönetmesinler diye bir tür sorululuk duygusuyla görev aldıklarıdır. Adaletsiz insanı işine geleni bilen, akıllı ve mutlu; adaletli insanı ise iyi fakat istediği şeyi elde etmeye gücü yetmeyecek, mutsuz bir insan olarak tanımlayan Thrasmakhos‘ a karşı Sokrates, adil insanı bilgili, bilgili insanın yönetiminin iyi ve dolayısıyla yaşamının da mutlu olacağını ortaya koyar .     İkinci kitaba geçtiğimizde Glaukon diyaloğu yönlendirir. Adil davranan kişilerin hayatlarının zahmetli olduğunu söyler. İnsanların birbirlerine karşı sürekli haksızlık yapmak eğilimde olduklarını için kanunlar koyduklarını ve bu kanunlar sonucu ceza almaktan korktukları için adil davrandıklarını iddia eder. Onun görüşüne göre en başta insanların hepsi birbirlerine haksızlık ediyorlardı yalnız haksızlığa uğrayanlar haksızlık edenlerden daha çok olduğu için bir anlaşmaya varmayı düşündüler ve yasaları çıkardılar. İşte herkesin haksızlık etmeye gücü yetmediği için yasalar ve adalet kavramı ortaya çıkmış oldu ! Görünmez bir yüzük takan Gyges örneğini verir. Bir çoban olan Gyges, tesadüfen bulduğu yüzüğün tılsımını öğrenince kralın sarayına girip onu gizlice öldürerek kendisini kral ilan eder.  Glaukon’ un bu örnekte anlatmak istediği, birçok şeye sahip olma isteğinin insanın doğasında var olduğudur. Adaletsiz insanı ustaca haksızlık eden, adil insanı ise adil davranan fakat alçak gönüllüğünden dolayı kendisini belli etmeyen bir kişi olarak tanımladıktan sonra bu iki insandan hangisinin daha mutlu olacağını sorgular. Adil insan pek çok haksızlığa uğrayarak, adaletsiz insan ise rahat ve bolluk içinde yaşayacaktır. Glaukon’ un kardeşi Adeimantos ise insanların “öz”de adaleti istedikleri için değil de ün ve şöhret için adil davrandıklarını ileri sürer.  Çünkü kanunlar hatta tanrılar dahi adil insanların ödüllendirileceklerinden bahseder .&lt;br /&gt;İnsan doğasının “iyi” mi “kötü” mü olduğuna dair düşüncelerin filizleri burada da vardır. Glaukon’ un düşüncesi, insanın doğası gereği “kötü” olduğu yönündedir. Platon için ise eğitimli insanların kötülük yapmayacağı görüşünde olduğunu söylemiştik. Durumun kısır noktası ise her iki bakış açısının bizi “otoriter” bir yönetime götürdüğüdür. İnsan doğasını “kötü” olarak kabul ettiğimizde bu doğanın denetlenmesi için “mutlak” , “tek” bir güç arayışına geçeriz. Bu mutlakçılığın Platon’ un devlet’inde ne şekilde ortaya çıkacağını ise ileride ayrıntılı bir şekilde  göreceğiz.&lt;br /&gt;İlk iki kitapta bu şekilde ideal devletin ana hatları belirtilirken, ben bu çalışmamda Platon’un düşünceleri çerçevesinde “devlet”i tanımlayıp, “adalet” kavramını incelemeye çalışacağım. En son olarak da günümüz toplumuyla Platon’un toplumunu karşılaştıracağım.      &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;II. PLATON’ UN DEVLET’ İ ( OTORİTESİ )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Toplumun, insanların birbirlerine ihtiyaç duymalarından dolayı oluştuğunu, her insanın kendine yakın işlerle uğraşıp bunları paylaşarak toplu yaşamı oluşturduklarını söyleyen Sokrates ile diyalogda “adalet” in sorgulanmasından Platon’ un ideal devletine dair unsurların açıklanmasına geçilir. Toplum büyüdükçe, komşu topraklara ihtiyaç duyulacak, bunun sonucunda savaş çıkacaktır. Böyle bir durumda toplumu koruyacak bekçilere ihtiyaç vardır. Bu kişiler hem “azgın” ruhlu hem de kendi halkına zarar vermeyecek kadar ölçülü olmalıdır. Bekçiklerin eğitiminde Hesiodos ve Homeros gibi şairlerin Tanrıları kavgacı, insanların kılığına girerek onları kandıran şekilde betimlenmelerine karşı gelen Sokrates, mitolojideki yanlış tanımlamaları sıralamaya devam eder. Bekçilerin yiğit olabilmeleri için ölümden korkmamaları gerekmektedir bu nedenle Hades’ e dair korkunç hikayeler ya da kahramanların trajik ölümleri anlatılmamalıdır. Bekçiler aşırı gülen insanlar da olmamalı bu nedenle Tanrıları kahkahalara boğulur halleri de betimlenmemelidir. Gerçekten ayrılma yetkisi Tanrılar için geçerli olmasa da insanlar arasında yalnız devlet yönetenlerinde olmalıdır. Devletin yararına düşmanlarına ya da yurttaşlarına yalan söyleyebilirler  .&lt;br /&gt;Gençlerin eğitimine geldiğimizde ise onlarına akıllı uslu olmaları gerektiği bu nedenle de İlyada’ da Akhilleus ile Agamemnon arasında geçen konuşmalar gibi isyankar mısraların ya da mitolojide tanrıların birleşmelerinin anlatılmaması gerektiği kanısındadır. Gençler, “hediyeler tanrıları bile yola getirir” gibi sözler duymamalıdırlar. Tanrılar ya da oğulları kız kaçırmak gibi soysuz işlere de girmezler .&lt;br /&gt;Homeros’ un eleştirilmesi devam eder; şairler kahramanları taklit ederek anlatırlar ( dolaysız ) oysa ki dolaylı anlatsalar anlatımları taklide kaçmaz. Bekçilerin de taklitten kaçınmalarını ya da en azından yiğitlik, bilgelik, dini bütünlük gibi erdemleri taklit etmelerine müsaade edilmesi gerekir. Bu noktada tragedya ve komedyalarda, ağlayan kadınların, kölelerin, delilerin sarhoşların, kadın - erkek delilerinin vs.. taklitleri yapılmayacaktır. Kurulacak olan devlette herkes bir konuda uzman olacaktır  .&lt;br /&gt;Bekçilerin eğitiminde musikinin önemi daha önce söylenmişti. Bu konuda da Sokrates bir takım yasaklar getirir. Müzik ne içki sofralarındaki gibi ağza yakışmayacak laflar içeren ( Ionia, Lydia ) ne miskinlik ve hüzün veren ( karışık ve uzun Lydia ) makamlar içermelidir. Bu tanımların dışında da bir tek Dor ve Phrygia makamları kalır. Bu durumda devlette çeşitli harplar, çok telli sazlar yapan ustalar olmayacaktır. Yalnızca Iyra, kithara ve kaval kente girebilecektir.  Makam ve sözün dışında müzikte ritm de önemlidir ve ritm de söze uygun olacaktır .&lt;br /&gt;Gençler için müzik kadar beden eğitimi de önemlidir. Bunun ilk basamağını doğru beslenmek oluşturur.  Bir hekim pek çok hasta görmüş tecrübeli, kendisini kafasıyla tedavi edebilen bir insan olmalıdır. Diğer yandan  kötülüklerle savaşacak olan yargıç içinse bu durum tam tersidir. Yargıç çocukluğundan itibaren kötülerle düşüp kalkmamış ve yaşlı – çevresindekileri gözlemleyerek iyi ile kötüyü ayırma tecrübesine ulaşmış olan - bir kimse olmalıdır .&lt;br /&gt;Buraya kadar Platon’ un devletinin tamamen bir “sansür “ kurumu gibi işlediğini söyleyebiliriz. Bu toplumda farklı görüşler, farklı karakterler yoktur. Dil’ den, sanata kadar her şey devletin denetimini altındadır. İşte bu uçsuz bucaksız “mutlak” gücü elinde tutan kişi ya da kişilerin tarihin hiçbir an’ ında “iyi” bir yönetim sergiledikleri görülmemiştir. Denetimsiz “güç” her zaman için tehlikelidir ve insanların felaketini getirmiştir.&lt;br /&gt;Devlette yönetenler “yaşlılar” yönetilenler ise “gençler” olmalıdır.  Yöneticiler ise hayatları boyunca toplum için iyi şeyler yapmış olan, akıllı, değerli kimseler olmalıdır. Bu nedenle bu tarz kişiler sürekli gözetleneceklerdir .&lt;br /&gt;Bu, günümüzde dahi tartışılmaya açık bir görüştür.  Yaşlılar egemenliği ( gerontokrasi ), “tutucu” ve gelişmeye kapalı bir yönetim tarzıdır. Gençlerin tecrübesiz oluşlarını öne sürerek, onların aktif siyasette yer almalarının da önü kapatılmış olunur. Bu “yeni” ve “yaratıcı” fikirlerin de bir anlamda hibe edilmesidir. Bu anlamda Platon’ un devleti “tutucu” dur da.&lt;br /&gt;Devletin önemli bir tanımıyla da karşılaşırız; Bir Fenike masalından yola çıkarak kimilerinin ruhu altınla ( yöneticiler - filozoflar ), kimilerinin ki gümüşle ( bekçiler ), kimilerininse bakır ve tunçla ( çiftçiler ve zanaatkarlar ) yoğrulmuştur der Sokrates.  Burada hiyerarşik yapı karşımıza çıkar. Ama bu yapı yarı açık bir toplumu simgeler çünkü Sokrates altından doğanların gümüş, gümüşten doğanların altın çocuk yapabileceklerini eklemeyi ihmal etmez . Ne var ki bu “açık” lık biraz yanıltıcıdır. Onca yetki ile donatılmış “seçkin” ler sınıfına ulaşmak, onların tarzında bir donanıma sahip normal bir vatandaşın ulaşacağı bir durum değildir. Zaten her anlamda kısıtlamalar getirdiğiniz bir polis’ in bireylerinin “bilinç” li bir şekilde sınıf atlaması ne denli gerçekçi bir tutum olabilir?  Bu sınıf atlama ( atlatma ) da yine,  o ya da bu şekilde “egemenler” in elindedir.&lt;br /&gt;Korucuların yaşayacakları yer hakkında ise Sokrates onların ilk olarak mülk sahibi olmadan birlikte yaşamaları gerektiğini bu sayede mülk edinme hırsından uzak kalacaklarını çünkü bu hırsa girenlerin hem halkı hem de devleti zor durumlara sokacağını söyler .&lt;br /&gt;Devletin imkanlarından faydalanamayacak olan bekçilerin mutsuz olabileceklerini söyleyen Adeimantos’ a karşı Sokrates, toplumu bir sınıfın değil herkesin mutlu olması için kurulduğunu ve bu toplumda ancak herkes kendi üzerine düşeni yaparsa iyi bir düzenin sağlanacağını söyler .&lt;br /&gt;Mülkiyet konusunda değişik bir görüş öne süren Platon’ a göre, mülkiyet ortadan kalktığında tartışmalar da son bulacaktır.  Bu bizi, mülkiyetin sonradan mı kazanıldığı ya da doğuştan böyle bir hakkımız olup olmadığı sorununa getirir. Hatta bu konu o kadar radikal bir hal alır ki kadınlar ve çocuklar da ortak mülkiyet kapsamına alınırlar. Kadınlar ve çocuklar ortak olacaklar, baba oğlunu; oğlu babasını bilmeyecektir. Gençler düğün dernekle evlendirilecekler, fakat evlenmelerin sayısı devlet tarafından saptanacaktır. Öyle ki toplum ne çok büyüyecek ne de küçülecektir. Bunun yanı sıra savaşta ve barışta yararlılık sağlayan gençlere daha çok kadınla birlikte olma hakkı tanınacak ki döllerinden daha çok faydalanılsın diye. En iyiler daha çok çiftleşmeli ve bir tek onların çocukları yetiştirilmelidir.  Doğan çocuklar  özel bir kuruma bırakılacaklar, bu kurum seçkin vatandaşların çocuklarının iyi bir yuvada; seçkin olmayan yurttaşların ve daha başkalarının doğuştan bir eksikliği olan çocukların gözden uzak bir yerde bakılmasını sağlayacaktır. Beslenme işini de bu kurul düzenler. Anne ya da bakıcı tarafından emzirilen çocuk erkek bakıcı tarafından yetiştirilmelidir. Kadınlar yirmisinden kırkına; erkekler ise elli beşine kadar devlete çocuk yapacaklar.  Bunun dışındaki üreme cezaya maruz kalacaktır .&lt;br /&gt;İnsanların bir fabrika içerisindeki ürünlermiş gibi ele alınıp, evlendirip, çacuk sahibi yapılıp, ayrıştırılıp, tekrar biraraya getirilmeleri ne denli insan doğasına yakındır?&lt;br /&gt;Kadınların da erkekler gibi müzik ve jimnastikle bir savaşçı gibi yetiştirilebilmeleri, onların da erkekler gibi işler de yer alabilmeleri, sadece cinslerin zayıflığı göz önünde tutularak onlara daha kolay işler verilmesi   belki de bu devlet içerisinde olumlu tek yandır. Antik devirde kadının konumu düşünüldüğünde  ortaya atılan radikal bir görüştür.&lt;br /&gt;  Bu kurulan devlette başlıca değerler: Bilgelik, yiğitlik, ölçü ve adalettir.  Toplumda herkesin kendi işini yapmasıyla adalet sağlanacaktır. Adalet, insanın kendi malının sahibi olmak ve kendi işini – tek bir konuda uzman olması -  görebilmesidir .&lt;br /&gt;  Platon’ u “uzmanlaşma” adına yaptığı açıklamada da aynı yanılgı içerisinde görürüz. İnsanları tek bir model gibi ele aldığımızda herkesin kendi işini en iyi şekilde yapması belki olumlu bir anlam yüklenerek dile getirilebilir.  Oysa ki, insan sürekli gelişen ve farklı yeteneklere sahip olabilen kendine özgü bir varlıktır. Bu yönde düşünüldüğünde bir insanın yedisinden yetmişine aynı iş konusunda üretici olarak çalışması, “zaman” ve “gelişim” kavramalarına ters düşer. Çünkü Platon’ da bireyin neyi yapıp yapmaması gerektiği kesin hatlarla çizilmiştir.&lt;br /&gt;  Son olarak Sokrates yöneticilerin vasfını açıklar: Yöneticiler filozof olmalılardır. Sofistik düşünceyi taşlar. Çünkü sofistler tek bir değer olduğunu kabul etmezler, kişilere göre değerlerin değiştiğini söylerler. Böyle bakan kişi öz gerçekliği göremez der. Örneğin güzel renklere, güzel biçimlere bakar fakat güzelliğin gerçekliğini tanımlamaya kalkmaz ve bu konuda bilgili olamaz sadece sanıları olur .&lt;br /&gt;Devletin başından filozofların bulunması gerektiğini söyleyen Sokrates ilk olarak filozofların meziyetlerini över. Bir filozof, bilim düşkünüdür. Bu nedenle yalancı ya da riyakar olamaz. Varlığı, sevgi ve şeref tutkunları gibi bir bütün olarak sever. Bedeni için değil de ruhu için çalıştığından dolayı onda açgözlülük ve ölçüsüzlük bulunmaz. Tanrı ve insan işlerini bütünüyle kavramaya çalışan bir ruh küçüklükle bağdaşmaz.  Hırçın, geçimsiz değillerdir ve sağlam bir belleğe sahiplerdir .&lt;br /&gt;Platon’ un filozofları ne şekilde “ortak” kararlar alacakları da çok belirsiz bir durumdur. Halk gibi burada yöneticileri de çok homojen bir sınıfmış gibi algılarız. Platon’ un kitabın ilerleyen yerlerinde krallığı övmesi ile kendisi ile çelişmez. Bir kral ölçülü ve istediğini bilen kişidir.  Zorbanın aksine iyi ve mutludur der. Burada aristokrasiye olan  övgü açıktır.&lt;br /&gt;Eğitim konusundaki vurgu Sokrates’ in müthiş mağara benzetmesini ile son noktasına ulaşır: “Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önde boydan boya ışığa açılan bir giriş. İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş bu mağarada yaşıyorlar… Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki boyunlarını dahi oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parlıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var, hani kukla oynatıcılarının kendileri ile seyirci arasına, marifetlerini gösterdikleri koydukları duvar gibi.. Bu alçak duvarın arkasında insanlar. Ellerinde türlü türlü araçlar, insana, hayvana benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler bölmenin üzerinde gözüküyor. Gelip geçen insanların kimi konuşuyor, kimi susuyor. Tıpkı bizler gibi !!” İşte bu insanlar kendilerini ve yanlarındaki insanları ateşin mağarada karşılarına vuran gölgeleri olarak görebilirler.  Ve gerçek nesneleri bu gölgeler zannederler. İşte bu adamalardan birini çözer gözlerini ışığa doğru kaldırırsak, bu hareketler ilkin ona acı verecektir. Gölgelerini gördüğü nesnelere gözü karmaşık bakacak. Gerçek nesnelerin bunlar olduğunu söylediğimizde ise çok şaşıracaktır. Onu ışığın kendisine bakmaya zorladığımızda gözleri ağrıyacak, başını boyuna bakabildiği şeylere çevirecektir. Onu alıp götürdüğümüzde ise gün ışığında gözleri kamaşacak, bu sefer de gördüğü nesnelerin hiçbirini göremez hale gelecektir. Ama alıştıktan sonra görebildiği ilk şeyler yine gölgeler, sonra insan ve hayvanların sudaki yansımaları ve en sonunda da kendilerini görecektir. Yıldızları, ayı ve gökyüzünü izleyecektir. Şimdi bu insan zindandaki arkadaşlarına bunları anlatmaya kalksa onlar tarafından öldürülmeye kalkılabilir. Hatta insanımız yeniden bu karanlığa alışmakta güçlük çekecektir. O halde göz iki halde kamaşmaktadır, ilki karanlıktan aydınlığa geçişinde, ikincisi ise aydınlıktan karanlığa geçişinde. Bunun gibi düşünce de bu iki durumdan birini yaşadığında açık seçik göremez, böyle bir durumda olan kişiye gülmemeli, onun hangi durum içinde olduğu anlaşılmalıdır. Birincisi övülecek, ikincisi acınacak haldedir .&lt;br /&gt;  Eğitim, bilgiden yoksun bir ruha bilgi koymak değildir. Bu durum kör göze görme gücü vermek gibidir. Her ruhta iyi ve kötü yön vardır. Ve öğrenme gücü ile bu işe yarayan örgen de ruhun içindedir. Eğitimin faydası da tam burada kötü yöne dönmüş bir ruhu iyi yöne çevirmektir: Mağaradan çıkan adam gibi. Yalnız bu adamımız güçlüklere göğüs gerip geri dönerek arkadaşlarını da gerçekle tanıştırmak için ikna etmelidir. Onları da zincirlerinden kurtarmalıdır.&lt;br /&gt;   Bireyleri “aktif” birer organizma olarak ele almadığınızda, eğitim de bir yerde donuk ( tutucu ) kalacaktır. Kaldı ki devletin her alanda kısıtlamalar getirerek uygulamaya koyduğu bir eğitim politikasının başarılı olacağı da çok reel bir yaklaşım değildir. Çünkü herkesin ihtiyacı, algılama yeteğini bir yerde Platon’ un lanet ettiği sofistlerin yaklaşımı ile “farklı” dır. Bu farklılıklar içerisin de istenildiği kadar baskı ve sıkıştırma yapılsın, “homojen” bir birliktelik bir “polis” kurmak imkansızdır. Ne var ki Platon devlet üzerine düşünceleri ile, 1800’ lerde yaşamış olan düşünürleri dahi etkileyecektir ( bkz. St. Simon, A. Comte ).    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;3. ADALET KAVRAMI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Platon’un orta dönem felsefesi “Formlar Kuramı” na dayanır. Buna göre salt değişmez bilgi vardır. Bunlar “adalet”, “erdem”, “eşitlik” gibi “Formlar” ya da “ideal gerçeklikler” dir. Duyulur nesneler değer bakımından Formlar’ dan sonra gelirler. Bu formlar kendi içlerinde çelişkili bir şey taşımazlar ve başka bir dünyada yaşarlar .    Bizlerin bu Formlar dünyasının en üstünde ise “iyi” ideasını görürüz. Platon’un “Hukuk İdeası Öğretisinin temelini de bu form oluşturur             Bilinen şeylere gerçekliği, düşünceye de bilme gücünü veren iyi ideasıdır. Ne var ki gerçeklik ve bilim ne kadar güzel olursa olsun, iyi ideası bunlardan ayrı ve güzellikçe bunlardan kat kat üstündedir. Nasıl göz dünyasında ışıkla gördüğümüz halde gözümüz ışık değilse, kavrayış dünyasında da iyiyle kavrıyoruz ama kavrayışımız iyiyle özdeş değildir. Nasıl güneş kendisi doğuş ve oluş olmadığı halde nesnelere doğma ve büyüme gücü veriyorsa iyi ideası da nesnelere özlerini verir ama kendisi öz değildir .                                             Ruhun ölümsüzlüğünü savunan Platon’a göre bizler doğmadan önce Formlarla dolaysız bir ilişki içindeydik bu nedenle formlara dair bilgiler bizim içimizde yer almaktadır. İyi ideası adil bir yaşamın ön koşuludur. Ancak adil olan bir kişi adaleti anlayabilir. Kendi metafizik kuramı içerisinde tutarlı sayabileceğimiz Platon, adaletin sağlanması için öncelikli olarak adil bir devlet düzeninin gelmesi gerektiğini ortaya koyar:                       &lt;br /&gt; Gözleri güçsüz birine uzağa koyduğumuz küçük yazıları okutmak istesek, o da aynı yazıların daha büyüklerinin yakında olduğunu sezinlese, elbette büyüklerini okurdu. Bunun gibi adalet de tek bir kişide bulunduğu gibi kocaman bir kentte de bulunabilir. Öyleyse biz de gözleri o  güçsüz adam gibi yapalım. Önce adaletin kentte ne olduğuna bakalım, sonra da o tek kişiye döneriz, küçükte büyüğe benzeyeni ararız. Adalet daha büyük olanda daha büyük çapta bulunur, daha kolay göze çarpar. Öyleyse adalet iyiliği daha yakından görebilmek için bir kentin doğuşuna bakalım.          &lt;br /&gt;Ne var ki idealar düşüncesinde adaletin bir form olduğunu ve bizlerin bu formun bir kopyasını yaşadığımızı, bu kopyanın da kendi içinde çelişebileceğini, yani adilliğin kendi içerisinde adaletsizliği de kapsadığını söyleyemesi ayrı bir çelişkili durumdur&lt;br /&gt;Başta Devlet adlı eserinde olmak üzere sofistleri kıyasıya eleştiren Platon, yalnızca ün ve para için yaşayan bu insanların “adalet” kavramının içini boşalttıklarını düşünür. Bu nedenle ideal devletin başına yalnız bilgiyi seven filozofları koyar. Ona göre insan alışkanlık gereği ya da felsefi bilgi gereği adil olabilir. Ancak alışkanlık gereği adil olan kişi bir zaman sonra tutkularına yenik düşebilecekken, Adalet Formu’nu görmüş olan bir filozof, tutkularına yenik düşmeme yetisini daima  içinde taşır.                            &lt;br /&gt;Platon’a ikinci kitapta değinmeye başladığı sosyal iş bölüşümü ile adalet tanımının toplumsal yönden açıklamasını da yapmış olur. Buna göre adalet, herkesin kendi yeteneklerine uygun işlerde çalışması ve başkalarının işlerine karışmamalarıyla sağlanabilir.  Diğer yandan genel olarak Platon’un adaleti tanımlayışını, herkese kendisinin olmasını gerekeni vermektir, şeklinde özetleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;4. PLATON’UN ADİL DEVLETİ KURULABİLİR Mİ ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Temelinde ahlaki bir kavram olan ve özünü eşitlik ilkesinin oluşturduğu adalet kavramında ahlaki açıdan baktığımızda herkes kendi üzerine düşeni yaparak adil davranmış olur ki buna Platon’un diyaloglarında da karşılaşırız, fakat biraz dar anlamıyla.  Çünkü yukarıda da uzun uzun belirttiğimiz gibi Platon’ da bu “kendi işi” durumu bir tür “hiyerarşik” “kast sistemi” ile daraltılmıştır.&lt;br /&gt;Bireyi bu ahlaksal görevinin dışında nasıl adaletli olabileceği açıklanmalıdır ki bu da adalet için yeni bir açıklama getirmemizi doğurur. Buna da kısaca yasalarca kişilere tanınmış olan özgürlük çerçevesinde davranmak, olarak bir açıklama getirebiliriz. Ne var ki Platon’ da, insan hayatının sürekli değişen dinamiği göz önüne alınmadığı için  yasa düzenleyicilerin tam tamına adil bir yol bulma konusunda çabuk yanılgılara düşebilecekleri gerçeğini içerir.&lt;br /&gt;          Yukarıda değindiğim üzere adaleti herkese kendisinin olanı vermek ( herkese hak ettiğini vermek) olarak tanımladığımızda bu değerin sınırlarıyla ilgili problem ortaya çıkmakta. Bir kişiye hak ettiğini vermemiz söz konusu olunca ölçü olarak neyi göz önüne almalıyız ? Yapılan eylemin sonucunu mu, eylemin yapılma nedenini mi; hangisi ne ölçüde hesaba katılmalıdır? Bu noktada adaleti aritmetik bir dağıtım olara öne sürdüğümüzde kiminin az,  kimini daha çok şeye ihtiyaç duyacağını düşünürsek Platon ile yine tam olarak adil olamayız.&lt;br /&gt;Diğer taraftan toplumsal düzen içerisinde adil davranmayanların cezalandırmaları var ki, bir kişiyi cezalandırılırken ne denli adil olunabilir? Suç eyleminin değerlendirilmesinde nefsi müdafaa ya da kusur gibi faktörler araya girerse aynı suçu işleyen bireyler arasında bir fark olmalıdır. Ya da işlenen suçun karşı tarafa verdiği zarar içerisine ahlaksal faktörler giriyorsa cezanın niteliği bir hayli değişmek zorundadır. Örneğin cüzdan çalmak için bir arabanın penceresini kıran biriyle, yine aynı suçu işlemek üzere bir başka insanı öldüren kişinin karşılaşacağı ceza birbirinden farklı olmalıdır. Peki, Devlet’in ilk kitabında Sokrates’in dile getirdiği gibi adil insanı iyilikten ayıramayacaksak adaletsiz davrananlara nasıl ceza vereceğiz? Platon’da yakaladığım bu ikinci çelişki ile Platon’un ideal devleti de adil olamayacaktır, nihayetinde açık kalan bu iki çelişkili noktayla birilerinin mutlaka kurulan düzeni adaletsiz bulacağıdır.  Kaldı ki Platon’ da  “seçkinler” in dışındaki halkın düzeni eleştirme hakkı da yoktur.  Halk, kendilerinden “bilgice” üstün, onları hoşnut tutma adına yalan dahi söyleyebilen, çok zeki / kurnaz kişiler tarafından kıskaç altına alınmıştır.&lt;br /&gt;Platon’ un yaklaşımının günümüzde değerlendirilmesinde bir yanlışlıklar zinciri olarak algılanmasının öncelikli nedenlerinden biri de , “idea”lar kuramıdır.  Bu dünyayı “aşkın” bir görüşü referans alarak, “devlet” “yasa” kurma girişimine bulunulduğunda her zaman için bu “devlet” , tutucu, gelişmelere kapalı kalacaktır. Çünkü aşkın varlık / formlar bu dünyada tartışılmaya açık değillerdir.  Adları üstünde onlar başka bir dünyada “salt”, “değişmez”, “ezeli ve ebedi” bilgilerdir. Dolayısıyla bu bilgilerin dünyaya yansıması, gerek direk gerekse kişiler aracılığı ile olduğunda yine aynı niteliklerde kalacaktır; “değişmez”...&lt;br /&gt;5. GÜNÜMÜZ VE PLATON’UN DEVLET’İ&lt;br /&gt;Her ne kadar kimi çevreler tarafından gerici bulunsa da ya da çizmiş olduğu ideal devlet ütopik görülse de Platon’un diyaloglarında geçen pek çok şey bugün dahi tartışılmakta. Bu tartışmalardan ben konumuz içerisine girenlere değineceğim.&lt;br /&gt;Platon özel mülkiyeti yasaklarken adaletin eşitlik ilkesi doğrultusunda bir karar almıştır ve bu sayede kişilerin bireylerin daha fazla mülk edinme hırsının ortadan kalkacağını zaten en başlarda herkes uyum içinde yaşarken özel mülkiyet ile düzenli bir toplumun bozulduğun öne sürmüştür.  Diğer yandan yöneticilerin ihtiyaçlarını devletin karşılamasındaki amaç da devlet adamlarının işlerini daha güzel yapmalarını sağlamaktır. Bugün mülk edinme hayatımızın bir amacı ( ! )haline gelmiş olsa da devlet yöneticilerinin ihtiyaçlarını halen devlet karşılıyor ve tam bu noktada Thrasymakhos’ un ortaya attığı düşüncenin günümüzde var olduğunu görüyoruz. Öyle ki, artık ne Sokrates’in iddia ettiği gibi sorumluluk duygusundan başa geçen ne de halkın çıkarlarını düşünen yöneticiler var. Hatta Adeimantos’ un iddia ettiği gibi yalnız ün ve şöhret için adil davrananlar bile mevcut.&lt;br /&gt;İkinci husus ise adil insanın mutsuz adaletsiz insanın mutlu olduğu iddiası: Glaukon’ un geliştirdiği bu düşünce de günümüz ilişkileri içerisinde yerini bulmakta. Platon’u kapalı bir toplum düzeni ( bir nevi kast sistemine dayalı ),  yaşadığımız açık (!) toplumdaki sınıflar arasında pek de farkın olmadığı. Belki de yaşam içerisinde son derece adil olan, bir filozof olmasına bile gerek kalmadan adalet duygusunu içinde yaşayan bir birey, ekonomik olarak alt bir sınıfa mensupsa  hayatı boyunca pek çok sıkıntıya göğüs germek zorunda kalacaktır.&lt;br /&gt;Öte yandan “sansür” bugün dahi devletlerin vazgeçilmezidir.  Yine “eğitim”  20. yy’ da dahi devletlerin, sistemlerin kendilerini meşrulaştırmaya çalıştığı bir alan olmanın dışına çıkamamış, belirli üniversiteler dışında, gerek ilköğretim gerek yükseköğretim kurumlarında bilimsel çalışmalar, siyasi görüş çekişmeleri ya da maddi çıkarlar doğrultusunda engellenmektedir.&lt;br /&gt;Devletin işlemesi ve halkın korunması üzerine devlette yer alan koruyucular konusunda. Öyle ki koruyucuların “azgın” ruhlu diğer yandan da halkına zarar vermeyecek kadar ölçülü olması gerektiğini öne sürülür. Yine günümüze döndüğümüzde koruyucuları yalnız bir grup insanın çıkarı doğrultusunda ahlaktan uzak hatta halka zarar veren kişiler olarak görüyoruz.  Platon’ u övebileceğimiz bir noktayı da belki burada yakalamış oluyoruz .&lt;br /&gt;Bir başka taraftan da kadınlar konusunda en eşitlikçi yaklaşan  yine Platon olmuştur. Kadınların da erkekler gibi eğitim göreceğine değinerek ilk kez kadınları toplumda erkekler ile aynı katagoriye sokmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;SONUÇ   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Platon, yaşadığı yüzyıl göz önüne alındığında büyük bir düşün adamıdır. Görüşlerinin bugün eleştirilmesi yahut geçerliliğinin kalmış olmaması onu hiçbir zaman diliminde değersizleştirmemiştir.  Devlet adlı eserinde de değerlendirmeleri yapmaya başladığımızda günümüze dek uzanan pek çok düşünce adamını etkilediği göz önüne alındığında bir yüzyıl daha Platon’ u tekrar tekrar açıp göz atacağımız bir gerçek. Çünkü o bugünkü “düşünce” sistemlerin bir tür kıvılcımıdır.&lt;br /&gt;Öte yandan kurmaya çalıştığı, gerontokrasiye dayalı “teknokrasi”k, otoriter bir devlettir.  Onun belirttiği tarzdaki bilginlerin, uzmanların başta bulunması durumunda “adalet” e dayalı reel ifadeler kullanmamıştır.  Günümüzde ise “adalet” halen tartışmaya açık bir alanda durmakta, milyonlar adına adil bir yönetimin olup olamayacağı, dahası “devlet” in kendisinin “adil” olup olmadığı tartışma konusudur.  Ve başka bir çalışmanın kapısını açmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                             Derya ÖZGÜZEL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-3946962596251265744?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/3946962596251265744/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=3946962596251265744&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3946962596251265744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3946962596251265744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2007/11/platonun-devletinde-adalet-kavram.html' title='Platon&apos;un Devlet&apos;inde &quot;Adalet&quot; Kavramı'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-3192948138753395905</id><published>2007-11-11T12:07:00.000-08:00</published><updated>2008-03-26T14:08:49.591-07:00</updated><title type='text'>Boşlukta Bir Oyun</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center;" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center; color: rgb(255, 0, 0);" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;BOŞLUKTA BİR OYUN&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 115%;" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 0, 0);"&gt;SARTRE - BULANTI&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoListParagraph" style="margin-left: 37.5pt; text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;I Giriş&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 115%;" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Hiç kuşku yok, bir şeyler oldu bana. Ve olanlar, hani o alışılagelmiş kesinlikle, açıklıkla değil, hastalık biçiminde oldu. Sinsi sinsi, yavaş yavaş yerleşti; biraz saçma, biraz rahatsız bir insan gibi duymaya başladım kendimi, hepsi bu kadar işte. Bir kez gelip yerleşince de bir daha kımıldamadı, kalakaldı öylece ve ben hiçbir şeyim yok sandım, yanıldığımı sandım. Oysa ki şimdi, işte bak, varlığını duyurmaya başladı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;          &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoListParagraphCxSpFirst" style="margin-left: 0cm; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Sartre, felsefesinde ilk hamleyi Tanrı’ yı reddedişi ile yapar.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Diğer yandan metafiziksel temelini güçlendirmek için “öznellikten” yola çıkar. Felsefesini “varoluş, özden önce gelir” sözüyle özetler. İnsan bu dünyaya “atılmıştır” ve kendisini sürekli seçerek oluşturur. Bir başka açıklama ile o tasarlanmamıştır, kendisini tasarlayandır.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Kader ya da insan doğası gibi zorunlu yaşamları reddeder öte yandan bireyi “özgürlük” kavramına mahkum eder. Boşlukta başlayan bu oyun, bireyin varlığı ile bilincini ayırt ederek sorgulamaya geçmesi ile bir üst noktaya taşınır. Bu “bulantı” nın da başlangıcıdır. Birey, boşluk içerisinde kendi donuk ve yapış yapış olan bedeni ve onu saran maddi dünyanın “fazladanlığı” içerisinde boğulmaya mahkumdur. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="margin-left: 0cm; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="margin-left: 0cm; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Öte yandan bu bunaltı ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;mahkumiyet, bireyi ne bir intihara ne de bir tür çılgınlığa iter. Sartre burada an’ lık gerilimleri güçlü kalemi ile bizlere anlattığında, her birimiz hayatın bir noktasında bir varoluşçunun bu kendini keşfediş serüvenine katıldığımızı fark ederiz.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Kimse yoktur ki bir an’ lık tüm maddelere ya da kendi varlığına yabancı hissetmemiş olsun. ( Öyle ki bir bebeğin gelişimi boyunca kendi uzuvlarını merakla incelemesi geliyor aklıma da... Sanki bilinç ile bedenin yeni tanışmaları ilk bu gelişme an’ larında gerçekleşiyordur. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="margin-left: 0cm; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="margin-left: 37.5pt; text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="margin-left: 37.5pt; text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;II Bunaltı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="margin-left: 37.5pt; text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Sartre’ da an’ lık bir gerilimdir varoluşun duyumsanması: &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Çok az düşünen bir adam oldum. Bir yığın küçük küçük değişmeler, ben farkına varmaksızın bende birikip toplanıyorlar, sonra günün birinde, gerçek bir ayaklanma biçiminde patlayıveriyorlar. Ve sonunda, karşıtlıklar, tutarsızlıklarla dolu bir görünüm veriyorlar yaşantıma. &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;            &lt;/span&gt;Bulantı, bir durum anlatısıdır. Burada Descartes’ ın “cotigo ergo sum” a varışına benzer bir akıl süzgeci görülür. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Tutkum ölüvermişti. Yıllar yılı beni oraya buraya sürükleyip duran, dalga dalga alıp götüren bu tutku değil miydi? Ve işte şimdi kendimi bomboş duyuyorum. Ama beter olan bu değildi. Önümde, bir tür gevşeklikle konmuş, kocaman, kocaman olduğu kadar da yavan bir düşünce vardı. Neydi, neyin nesiydi pek bilmiyorum ama öylesine midemi bulandırıyordu ki bakamıyordum bu koca yayvan düşünceye.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;            &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style=""&gt;Kendini keşfetme süreci ilk olarak varlığına yabancılaşmaya başlaması ile olur. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Şimdi kimse için hiçbir şey düşündüğüm yok; sözcük aramak gibi kaygım bile kalmadı. Sözcükleri şöyle ya da böyle saptadığım da yok, bırakıveriyorum ağzımdan, az çok çabuk, kendiliklerinden çıkıyorlar. Çok zaman, sözcüklerden yoksun oldukları için, düşüncelerim de sisli. Garip ve eğlenceli biçimlere bürünüp yitip gidiyorlar: Hemen unutuyorum bu düşünceleri.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Ve işte: Usul usul, suların dibine doğru, korkuya doğru kayıyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;            &lt;/span&gt;Metafiziksel bir açılımı vardır Bunaltı’ nın.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Sartre’ın dini reddetmesi onu bu gerçek üstlülükten koparamaz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Nasıl da yoksunmuşum gizli boyutlardan, nasıl da kendi bedenime kapanıp kalmışım, kendi bedenime ve bedenimde tomur tomur kabarcıklaşan sudan düşüncelere! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Nihayetinde Sartre, ne geçmiş ne ölüm ne de saçma ile uzun uzadıya ilgilenir. Saçma olan varoluştaki “fazladanlıktır” .&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Sıkıntılı gözlerle şöyle bir baktım çevreme: Her şey içinde varolduğum andı, yalnız ve yalnız içinde yaşadığım an. Hafif, sağlam, kendi şimdiki zamanları içinde kabuklaşmış döşemeler, bir masa, bir yatak, bir aynalı dolap – bir de ben. Şimdiki zamanın gerçek yapısı, üstündeki örtüyü atıyordu: Varolan an içinde yaşadığım andı, yaşadığım andan başka hiçbir şey gerçek değildi. Geçmiş bir gerçek değildi. Ne eşyalarda, ne de düşüncede. Kuşkusuz, uzun zamandan beri anlamıştım bunu, benim geçmişimin bulunmadığını. Ama benim uzantım dışında olduğunu sanıyordum. Benim için bir tür emeklilikti geçmiş: Var olmanın bir başka biçimi, bir tür yıllık izin, eylemsizlik, her olay, olaylar dizisi içindeki işlevi son bulunca uslu uslu kendiliğinden bir kutunun içine girer, artık onursal bir olay halini alırdı:Hiçliği düşünmek ne kadar da zor. Şimdi artık, nesnelerin tamamen görünen şeyler olduklarını biliyordum ya da onların ardında.. ne olacak, hiçbir şey yok.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;O varlığı Descartes’ e bağlılığını belli edecek tarzda ikiye böler: Bilinç ve beden … &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;( kendinde varlık ; kendisi için varlık ).&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Varoluyorum, bu işe girişen ben’im. Ben. Beden bir kez yaşamaya başlayınca artık o tek başına yaşıyor. Ama düşünce öyle mi? Onu sürdüren, gözler önüne seren ben’im. Yaşıyorum, yaşadığımı düşünüyorum. Ah, bu varolma duygusu yok mu, büklüm büklüm bir duygu; ve bu duyguyu, usul usul, yavaş yavaş ben seriyorum gözler önüne.. Düşünmeme bir engel olabilseydim! Deniyorum bunu, ve başarıyorum! Bana öyle geliyor ki şimdi artık dumanla dolu başım.. ve işte düşünce yeniden başlıyor: “Duman.. düşünmemek.. düşünmemek istiyorum: Düşünmemek istediğimi düşünüyorum. Düşünmek de gerekmez. Çünkü bu da bir düşüncedir.”Demek asla bitmeyecek bir sorun? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Düşüncem, ben’im: İşte bu yüzden durduramıyorum kendimi. Varım, çünkü düşünüyorum. Düşünmeme engel olamam üstelik.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;            &lt;/span&gt;Beden / madde donuk bir özellik taşır. Sartre insan bedenine karşı da tiksinme ile yaklaşır; asıl olan “bilinç” ise varoluşa en yakın öğedir. Ama burada Sartre, Descartes’ tan ayrılarak tek bir bireyin bilinci ile tüm insanlığı bağlar. Ve “sorumluluk” kavramı bu noktada açığa çıkar. Ama biz burada daha çok Bulantı ile yüzleşen Roquentin’ in bu bilinç ve madde ayrımına tanıklık edişine değineceğiz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Nesneler birbirlerine değerek varlar, gazeteyi bırakıyorum elimden. Bu kez de ev fırlıyor önüme, ev de var; önümde duvar boyunca yürüyorum, uzun bir duvar boyunca varoluyorum, bir adım atıyorum duvarın önünde, duvar benim önümde varoluşuyor, bir ev, bir daha ardımda, donumun içinde kaşıyan bir parmak, kaşıyor; kaşıyor va Lucienne’in çamurlu parmaklığını çekiyor, çamur, çamurlu bir dereden çıkan benim parmağımın üstünde, usu usul, usul usul gevşiyor parmak, küçüğün çamura saplanan parmaklarından daha usul yaşıyordu, usul usul toprağı tırmalıyordu, parmak toprağa giriyor, parmak yuvarlanarak ve sıcak, kalçalarımı okşuyor; varoluş yumuşaktır; yuvarlar, kalçalarımı oynatır, evler arasında kalçamı oynata oynata yürüyorum, benim, varım, düşünüyorum o halde kalçamı sallıyorum, benim, düşünmüş bir düşüştür yaşama, düşmeyecek, düşecek, pencereyi tırmalayan parmak, varoluş bir bitimsizliktir.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoListParagraph" style="text-align: justify; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;III Kestane Ağacı &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Tüm&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kitabın özeti adeta kestane ağacı tasvirinde yapılmıştır. Varoluşun bir gözlem, birtür durum anında fark edildiği, bilinç ile maddenin ayrıldığı o bulanık boşluk:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Az önce parktaydım. Tam oturduğum kanepenin altında kestane ağacının kökü toprağa dalıyordu. Bunun bir kök olup olmadığını hatırlamıyorum artık. Sözcükler ve sözcüklerle birlikte nesnelerin anlamı, kullanış biçimleri ve insanların nesneler üzerine koydukları en küçük işaretler kaybolup gitmişti. İçime korku salan bu boğumlu, bu yaban, bu kara kitlenin önünde yapayalnız, başım öne eğik, hafifçe kamburum çıkmış, oturuyordum. Öğrenmek istediğim işte orada kavradım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Bireye verdiği rahatsızlık ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yalnız kendisi ile varolan maddenin gözlemlenmesi:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Varoluş, birdenbire üstündeki örtüyü kaldırıp attı, zararsız soyut bir kategori olmaktan çıktı. Varoluş nesnelerin mayası, hamuruydu, kestane ağacının bu kökü varoluş içinde yoğrulmuştu. Ya da şöyle söyleyeyim; Kök de, parkın parmaklıkları da, kanepe de, yer yer yeşeren çimenler de , hemen her şey ortadan kaybolmuştu. Nesnelerin çeşitliliği kendine özgülüğü yalnızca bir görünüş, kitleler, bütün yumuşaklıkları, bütün çıplaklıklarıyla, bütün ayıp ve ürkütücü biçimleriyle çıkıvermişlerdi ortaya&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style=""&gt;.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Bütün bu nesneler.. . nasıl söylesem? Rahatsız ediyorlardı beni; daha kuru, daha soyut, daha ölçülü varoluşsalardı keşke. Kestane ağacı gözlerime abanıyordu&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style=""&gt;. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Fazladanlık hissi:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Fazla… bu ağaçlar, bu kapılar, bu çakıl taşları arasında kurabildiğim tek ilinti buydu. Boş yere kestane ağaçlarını saymaya onları Velléda’ ya göre konumlamaya, çınar ağaçlarıyla yüksekliklerini karşılaştırmaya uğraşıyordum. (… )Fazla şurdaki, karşımdaki, biraz soldaki kestane ağacı fazlaydı. La Velléda fazla...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Ben de gevşek, uyuşuk uyuşuk duran, bitkin, sıkılmaz, sindirim yapıp duran, tasalı düşüncelerle çalkalanıp duran ben - ben de bir fazlalıktım. Çok şükür ki hissetmiyordum fazla olduğumu, hissetmiyordum ama çok iyi anlıyordum. Bunu sezinlemekten korktuğum için de yüreğim sıkıntılıydı ve şimdi bile korkuyorum ondan. Enseme bir dalga gibi vurup beni fırlatmasından korkuyorum. Hiç değilse şu gereksiz varoluşlardan birini ortadan kaldırmak için, kendimi yok etmek gibi bir düşünce geçiyor kafamdan belli belirsiz. Gel gör ki ölümüm bile fazla olurdu. Bu gülümseyen bahçenin dibinde, bu bitkiler arasında, bu çakıl taşları üzerinde cesedim, kanım fazlalık olurdu. Toprağın içerdiği, kurtların kemirdiği etim, etlerden kurtulup, diş gibi temizlenmiş, ışıl ışıl kemiklerim de fazlalık olurdu; sonsuza dek fazlalıktım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;IV Sonuç&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Sartre bize bir durum anlatısı sunar. Onun kalemi tüm içtenliği ile insanın bir zaman karesinde yaşamla ilgili sorgulamasını, bunaltısını ustaca yansıtır bize. Bunaltı’ nın ardından en çok ses getiren roman üçlemesi olan “Özgürlüğün Yolları” nda varoluş problemini daha derinlemesine ele alır. Tüm kahramanlar “iç sorgulamaları” ile “akıl çağı” na varırlar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Sartre’ ın, yaşadığı dönem modern topluma geçişin tüm sıkıntılarını içinde barındırır. Teknolojinin ilerlemesi ile karmaşıklaşan toplum ve yalnız insan; bunaltı ve yabancılaşma duyguları ile yüz yüze gelir.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Onun dönemi diğer yandan Tanrı’ dan kopuşu da sergiler ki bu da kişiyi bu yabancı dünyaya atılmış olduğu hissini verir.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ama bilinç ve beden arasındaki ayrım metafizik yaklaşımdan ayrılmaz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Bireyin önemsenmediği, ağır çalışma şartları altında saatlerin, günlerin, yılların harcandığı modern toplumun çağın hastalığı olarak “depresyon” u tanımlaması elbet ki bir tesadüf değildir. Bu sonuç acaba hepimizin biraz varoluşçu olduğunu mu gösteriyor? Öte yandan varoluşçuluk, boşvermiş, bohem bir hayatı tercih etmiş insanların felsefesi olarak da karalanmıştır. Burada iki çelişkiyi yaşamaktayız; ilki Sartre’ ın varoluşçuluğun bir burjuva felsefesi olmadığını savunması, diğeri ise varoluşsal sorgulamalar içerisine girmiş orta kesimden bir bireyin, bu sorgulamayı Sartre’ ın romanlarındaki gibi durgun bir iç sorgulama ile atlatabilmesinin pek de rasyonel bir yaklaşım gibi durmayışı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Bilginin, kavramların, bunların içerisinde hayallerin kirletildiği bir toplumda sıkışıp kalmış, kendine yabancılaşmış birey depresyon ya da intihar seçiminin dışında ne denli varlığını savunabilir? Bu elbet ki bir yönden hayata iyi bir tutanak, geleceğe dair bir güvenli bakış ile olur ki bu da çeşitli maddi ve sosyal imkanları ile hiç de hoşlanılmayan burjuva sınıfında mevcut. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Diğer yandan Sartre’ ın savunmaları arasında herkes varoluşsal bulantıyı içerisinde hisseder ama çoğu kişi bunu ört bas etmeye çalışır der. Buradan hangi noktaya varabiliriz? Varoluş sorunsalı modern toplumun getirdiği yalnızlık ve yabancılaşmayı mı sembolize eder yoksa gerçek bir metafizik durum mu vardır ortada? Hiçbir sınıfa dahil olmadan bu sorunun yanıtını vermek oldukça zor. Kim inkar edebilir ki içimizde kavrulan yabancılaşma hissini, çözülen evlilikleri, yalnızlıkta asılı kalmanın verdiği boşluğu, en üst noktaya konmaya çalışan aşk’ ın içinde nice yıkıntılar barındırdığını, bir insanın hayatının herhangi bir döneminde aynaya bakarak yüreğindeki sıkıntı ile “kimsin sen?” demeğini… İntihar oranlarının çok yüksek bir seviyede olan çağımızda, toplu bir cinnet mi geçirmekteyiz; yoksa tüm bu varoluş sorgulamaları, an’ lıkı fark edişler ile çırpınmalarla yolumuzu bulamamakta mıyız? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style=""&gt;Varoluş sorunsalı bir sembol mü, yoksa ispatlı bir metafiziksel durum mu?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;                                                                                         Derya ÖZGÜZEL&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-right: -1.1pt; text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-3192948138753395905?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/3192948138753395905/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=3192948138753395905&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3192948138753395905'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/3192948138753395905'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2007/11/bolukta-bir-oyun.html' title='Boşlukta Bir Oyun'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4007487726944227645.post-6969525677387537800</id><published>2007-11-11T01:53:00.000-08:00</published><updated>2008-03-26T14:07:50.534-07:00</updated><title type='text'>Hayatın Anlamsızlığı Üzerine</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 0, 0);"&gt;HAYATIN ANLAMSIZLIĞI ÜZERİNE&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albert Camus, 1913 yılında Cezayir’ in Mondavi kentinde doğmuş olan bir Fransız yazar ve düşünürüdür. II. Dünya Savaşı’ na tanıklık etmiş olması felsefesinin oluşumunun temel kaynağı olmuştur. 1939 yılında başlayan savaşı takip eden iki yılın ardından 1942 yılında  önce Yabancı daha sonra ise Sisyphos Efsanesi adlı eslerini yazması, onun yaşadığı çağdan ne kadar etkilendiğinin bir kanıtıdır. Düşüncelerinin temelini oluşturan  “saçma”, “başkaldırı” ve “dayanışma” kavramları ise bu dönem için anlamlı düşmektedir.&lt;br /&gt;Kierkeegard, Heidegger, Jasper, Sarter, Nietzsche gibi varoluşçu yazarlardan etkilenmiştir. Fakat onun düşünce sistemi ne Jasper ya da  Kierkeegard  gibi bir inanç atlayışına geçer ne de bizi Sarter’ ın romanlarında yaşanan bunalımlı bir alan içerisine atar.&lt;br /&gt;Yaşadığı çağ kadar yetiştiği coğrafyadan da etkilenmiştir. Bir Akdenizli’ nin özelliklerini taşır ve bu anlamda olumlu ( pozitif ) bir düşünürdür.&lt;br /&gt;Burada  saçma kavramını Sisyphos Efsanesi, saçma duygusunu Yabancı ve başkaldırı sözcüğünü Düşüş, başkaldırı kavramını ise Veba  adlı kitaplarıyla incelemeye çalışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. SAÇMA KAVRAMI: &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;SİSYPHOS EFSANESİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sisyphos’ u gördüm, korkunç işkenceler çekerken:&lt;br /&gt;Yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı,&lt;br /&gt;Ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya,&lt;br /&gt;Habire itiyordu onu bir tepeye doğru,&lt;br /&gt;İşte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam,&lt;br /&gt;Ama tepeye varmasına bir parmak kala,&lt;br /&gt;Bir güç itiyordu onu tepeden gersin geri,&lt;br /&gt;Aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden başbelası kaya,&lt;br /&gt;O da yeniden itiyordu kayayı, kan ter içinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrılar tarafından Hades’ in dünyasında, asla tepeye ulaştıramayacağı taşı, sanki her defasında başarıcakmışcasına yukarıya doğru itmekle cezalandırılmıştır Sisyphos. Bir paradoks halinde her defasında yeniden ve yeniden dener, kayayı yukarıya ulaştırmayı.&lt;br /&gt;Camus de bu efsaneden yola çıkarak aslında insan yaşamının bir paradoks  halinde sürdüğünü gözler önüne serer. Onun örnekleri  özellikle modern yaşamın karmaşasında kaybolmuş bireyi daha iyi temsil eder.&lt;br /&gt;“Yataktan kalkış, tramvay, dört saat daire ya da fabrika, yemek, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içerisinde salı, çarşamba, perşembe, cuma cumartesi...”&lt;br /&gt;İşte birey, böylesi kısır bir yaşamın farkına varışıyla “saçma” duygusunu yaşar. Bu duygunun yoğunluğu bize Sarter’ ın Bulantı’ sında kestane ağacının varoluşunu acı ve keskin bir şekilde işleyişindeki kadar net ve bunalımlı bir hava ile gelir.  Burada bilinç yeni bir uyanışa tanıklık eder,  “dünya akıl dışı”dır.  Bu çelişki ise “saçma” kavramının doğuşudur. İnsan hayatının sürekli olma çabası, bunun karşısındaki “ölüm” gerçeği bu çelişkinin birincil örneğidir. Yani “saçma” dünyada ya da “insanın bilincinde” değildir. Bu ikisinin etkileşimi sonucunda çıkan bir farkındalıktır.  Bir “çelişki” dir.&lt;br /&gt;Bu nedenle Sisyphos Efsanesi adlı denemesine; “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: İntihar”  diyerek başlar. Çünkü “çelişki”  ile yaşamak insanı yorar ve yaşama karşı duyduğu bağlılığa ket vurur.  Bir kez saçma’ nın varlığı tanındıktan sonra insanın yaşamı artık eskisi gibi olamayacaktır. Umutsuz bir ruh hali ile insan ezilmeye başlar ve hayatına bir anlam bulamadığı zaman intiharı seçer. Camus ise böylesi bir umutsuzluk anında dahi, “intihar” fikrini reddeder. Çünkü saçma’ nın farkına varmakla onun gerçekleğini onaylamış oluruz.&lt;br /&gt;“Camus’ ye göre aynı gerçek özlemi insanın kendi bulduğu gerçeği tutmasını ve savunmasını gerektirir. Bundan dolayı Camus, saçmadan kaçınılması değil, saçmanın tutulması gerektiği sonuucuna varıyor. Nesnelerin kendi niteliklerinden dolayı saçma çözümlenemez, ortaya attığı fikirlerle dağıtılamaz, bir gerçek ortaya çıktığına göre artık olduğu gibi onaylanabilir.”  Buradan ikinci terimimiz olan “başkaldırı” ya geçilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. SAÇMA DUYGUSU: &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;YABANCI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camus’ nün Yabancı adlı eserinde bize tanıttığı karakter, toplumsal ahlak kurallarının dışında davranan bir bireydir. Buna rağmen kitabı okurken onu ahlaksız olarak da bir kenara atamayız. Hatta bir cinayet işlemiş bile olsa sonunda alacağı ölüm cezası biz de bir burukluk yaratır. Peki nedir Camus’ nün kahramanın bizde bu denli çelişkili duygular uyandırmasının sebebi ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1. Annenin Ölümü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M. Meursault; onu, ilk olarak annesinin ölüm haberini alışıyla tanımaya başlarız. Annesinin ölümünü tamamen bir kayıtsızlıla karşılar. Onu yıllar önce İhtiyarlar Yurdu’ na bırakmıştır. Bunun nedenini ise yeterli parası olmadığı ve annesinin bir bakıcıya ihtiyaç duyduğu şeklinde açıklayacaktır. Ne var ki bir süre sonra onu ziyaret etmeyi de bırakır:&lt;br /&gt; (....) son yıl içinde yurda hemen hemen hiç gitmez oldum. Sonra, bütün Pazar günüm ziyan oluyordu. Üstelik otobüse binmek, bilet almak, iki saat yol tepmek de caba.&lt;br /&gt; Morga gitmek konusunda da isteksizdir. Annesinin tabutu başında da aynı sıkıntılı ve kayıtsız ruh halini görürüz.&lt;br /&gt; Salonu güzel bir öğle sonu ışığı doldurmuştu. İki tane eşekarısı camekana doğru uçup uçup vızıldıyordu. Yavaş yavaş uykumun geldiğini hissetmekteydim.&lt;br /&gt; Ve birara tabutun başında bir kahve ve sigara içer.&lt;br /&gt; Cenazenin ertesi günü ise denize gitmek ister, Suda Maire Cardona ile karşılaşır ve onunla birlikte olur..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2. Evlenme Teklifi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marie’ nin kendisiyle evlenmek isteyip istemediği ve kendisini sevip sevmediğine dair sorularına da aynı kayıtsızlıkla cevap verecektir:&lt;br /&gt; Akşam Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu: “Vallaha bence hepsi bir” dedim, “ama evlenelim istersen    .” O zaman: “Beni seviyor musun?” diye sordu. Ben de yine daha önce yaptığım gibi, cevap verdim: “ Bunun bir anlamı yok ama sevmiyorum galiba” dedim. “Öyleyse neden evleneceksin benimle?” dedi. Ben de ona: “Hiçbir önemi yok bunun istersen evleniriz” dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.3 Cinayet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayların dönüm noktası ise komşusunun duygusal ilişkisindeki sorunlarına ortak olması ile başlar. Komşusunun adı, Raymond’ dur ve  çevredeki insanlar tarafından kadınların parası ile geçindiğini söylenir. O ise kendisini ambarcı olarak tanıtır.&lt;br /&gt;Raymond, birlikte olduğu kadının kendisine yalan söylediğini düşünmekte ve ona unutamayacağı bir ceza vermek istemektedir. Burada Meursault’ un rolü, Raymond’ un ağzından kadına kırıcı bir mektup yazması olmuştur. Sonrasında kadın Raymond’ u ziyarete gelecek, büyük bir kavga kopacak ve Raymond onu hırpalayacaktır. Polislerin de bu karmaşa içine girmesi ile Raymond’ un, kadının ona hakaret ettiğini söyleyerek nezarete girmemesini sağlayacak olan kişi yine Meursault olacaktır.&lt;br /&gt;Kadın Arap asıllıdır ve tüm olan bitene karşı gelmek üzere kardeşi, adamlarıyla birlikte Raymond’ u ve dolaylı yönden işe karışan Meursault’ u izlemeye alır. Amaç intikamdır.&lt;br /&gt;Ve karşılaşma gerçekleşir. Raymond bir temiz dayak yer bu arada da olaylar büyürse diye tabancasını Meursault’ a vermiştir. Raymond’ u eve bırakırlar, Meursault dolaşmaya çıkar. Kendisini yeniden Araplarla  karşılaştıkları kumluk tepede bulur. Hava çok sıcaktır. Arap sahilde oturuyordur. Olduğu yerde onu izler, geri dönemez. Arap, uzaktan bıçağını gösterir.&lt;br /&gt;Sadece güneşin alnımdaki zonklayışını ve belirsiz şekilde de hep karşımdaki bıçaktan fırlayan parlak ışık kılıcını seziyordum. Bu yakıcı kılıç kirpiklerimi kemiriyor, acıyan gözlerimi oyuyordu. İşte o sırada herşey titredi. Denizden koyu ve ateşli bir soluk geldi. Sanki gökyüzü boydan boya yarılmıştı ve ateş yağdırıyordu gibi geldi bana. Bütün benliğim gerildi, tabancanın üzerindeki elim kasıldı. Tetik oynadı, kabzanın cilalı yüzü elime değdi. İşte her şey o zaman; hem sert, hem sağır edici gürültü ile başladı. Teri de güneşi de silkeledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.4. Yargı Günü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkemeye çıkacağı sırada da Meursault umarsızlığından hiçbir şey yitirmez. “Gerçek bir pişmanlıktan çok, biraz can sıkıntısı duyuyordum”  der. Aslında ilk başta kendisini savunmak için bir avukat bile istemez ama yasalar gereği bu gereklidir ve kendisine bir avukat tayin edilir. Mahkeme boyunca kendisini savunamadığını görürüz. Sadece çok sıcaktı demek ister fakat bunu bile tam anlamıyla dile getiremez.&lt;br /&gt;Yani, bu işin benim dışımda görülür gibi bir hali vardı. Her şey ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu. Kaderim bana fikir sorulmadan tayin olunmaktaydı.(....) Fakat iyi bir düşünce söyleyecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım.&lt;br /&gt;Mahkemede birara cinayetten çok annesinin ölümüne karşı kayıtsızlığı yargılanır. Cezanede yer alan kapıcının tanıklığını şu şekilde anlatır: “Annesini görmek istemedi, sigara içti, uyudu, sütlü kahve içti” dedi. “O zaman bütün salonda bir şeylerin kabardığını hissettim ve suçlu olduğumu ilk kez anladım”  der.&lt;br /&gt;Ölüm cezasına çartırıldığında da duruşunu bozmaz. Bir rahip ile görüşmeyi reddeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.5. Sonuç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meursault’ un tüm kayıtsız tavırlarının ardında onun Camus’ nün bize bahsetmek istediği “uyumsuz insan” vardır. O, yalnızca varoluşunu gerçekleştirir. Hedefleri yoktur bu nedenle “bilinç”li davranmıyordur. Kant’ ın deyimiyle “iyi” ya da “kötü” bir niyeti de yoktur ve o bu haliyle bir çocuk kadar bilinçsiz ve edimlerinde suçsuzdur. Yalnızca an’ da yaşar. Onun dünyasında her davranış karşıtıyla aynıdır.   Camus’ nün Düşüş romanında daha geniş şekilde anlatacağı “yargı” Meursault da yoktur. Onun için bütün olayların gelişimi süresince sessizliği tercih eder. Çünkü onun kendisini savunmasına gerek yoktur. O, kendi kadar çevresindekileri de yargılamıyordur.&lt;br /&gt;Camus bu konuda uyumsuz insanı şöyle tanımlar:&lt;br /&gt;(...) Uyumsuz kurtarmaz, serbest bırakmaz, bağlar. Her davranışa izin vermez. “Herşey mübahtır” sözü hiçbir şeyin yasak olmadığı anlamına gelmez. Uyumsuz kişi işin sonuçlarına eşdeğerliliklerini verir yalnız. Suçu salık vermez – çocukça birşey olurdu bu-, ama pişmanlığa yararsızlığını verir.&lt;br /&gt;Tüm bu nedenlerle Meursault’ un yaşadıkları olanaksız gelmez bize, sadece onun davranışlarının amacını anlayamayız. Ondan ne nefret eder ne de aşırı bir sempati duyarız, orada o “uyumsuz” alanda biraz şaşkın, biraz buruk kitabı kapatırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. BAŞKALDIRI: &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;DÜŞÜŞ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahramanımız Jean Baptiste Clamence, zamanında Paris’ te yaşayan, herkesce takdir gören çok başarılı bir avukattır. Fakat kitabın girişinde biz onu Amsterdam’ da denizcilerin takıldığı Mexico City adlı üçüncü sınıf  bir barda görürüz. Paris’ i dahası elde etmiş ettiği pek çok şeyi bırakıp, Amsterdam’a yerleşmiştir. Kendisine de “cezalı avukat” der. Ve tüm gününü bu bardaki insanlarla konuşarak geçirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1. Clemence’ in Hayatını Değiştiren ne Olmuştur ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... bir Kasım gecesi, ırmağın sol yakasına evime gidebilmek için Royal Köprüsü’ nden geçiyordum. Vakit gece yarısını aşmış, sabahın biri olmuştu (....) incecik bir yağmur yağıyor (....) Köprünün üstünde, parmaklığa abanmış, ırmağı seyrediyormuş gibi duran bir şeklin arkasından geçtim. Yanından geçerken bunun, karalar giyinmiş, incecik bir kadın olduğunu gördüm. Koyu renk saçlarıyla mantosunun yakası arasında, sadece taptaze, ıslak bir ense göze çarpıyordu. İçim bir hoş oldu onu görünce. Ama biran durakladıktan sonra yoluma devam etim. Köprünün sonunda rıhtıma inip, oturduğum yöne, Saint – Michel’ e doğru yürümeye koyuldum. Aşağı yukarı elli metre kadar gitmiştim ki mesafeye rağmen gecenin sessizliği içinde bana pek müthiş gelen bir gürültü, suya düşen bir cisim gürültüsü işittim. Olduğum yerde durakladım, ama geriye dönmedim. Hemen hemen aynı anda bir çığlık işittim; birkaç kere daha tekrarlandı bu çığlık ve ırmakta akan sularla birlikte uzaklaştı, sonra birden söndü. Ansızın donup kalan gecenin sessizliği bana bitip tükenmeyecekmiş gibi geldi. Koşmak istedim, yerimden kımıldayamadım. Tir tir titriyordum, soğuktan ve heycandandı, sanırım. İçimden çabuk olmak gerektiğini söylerken, vücudumu, dayanılmaz bir güçsüzlüğün kapladığını duyuyordum. (...) Kımıldamadan kulak kabartmaya devam ediyordum. Sonra ufak adımlarla uzaklaştım. Kimseye de haber vermedim.&lt;br /&gt;İşte, Camus’ un “saçma” kavramını en çok yakıştırdığı “intihar” anı ile kahramanımızın “düşüş” ü başlar. Aslında o anda olayı fazla önemsemez, Ama sonrasında bu anı üzerinden kendisini sorgulamaya başlayacaktır. Çünkü o bu can alıcı noktadaki kayıtsızlığı ile kendisini insani yanının dışına çıktığını hissetmiştir.  Yardımcı olmamıştır, çünkü çıkarlarına ters düşmüştür, yapılacak işleri vardır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2. Avukatın Yaşamı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clamence’ in yaşama biçimi, ahlak kuralarının ardına sığınarak kişisel çıkarlarını doyurmasından başka birşey değildir. Bunu kendisini yargılamaya başladıktan sonra mı görmüştür yoksa aslında iki yüzlülüğünün farkında bir hayat mı sürmektedir: Bu sorularımızın yanıtları öz eleştirisini yaptığı sırada anlattığı olaylarda gizlidir.&lt;br /&gt;Clamence, avukatlığı süresince haksızlığa uğradığını düşündüğünü insanların haklarını başarı ile savunmuştur hatta maddi durumu iyi olmayanlara ücretsiz hizmet vermiştir. Sokakta herhangi bir konuda kendisinden yardım isteyenlere yardımcı olmuş,  arabasıyla kimi zor durumda olan insanları gidecekleri yere bırakmış, metroda yaşlılara yer vermiş... Kısacası toplumunda hoş görülecek ve insanları memnun edecek pek çok erdemli davranışta bulunmuştur.&lt;br /&gt;Ne var ki onun iki yönlü ahlakını ( ahlaksızlığını ) birkaç olayda çözümleyebiliriz.&lt;br /&gt;Bencilliğini en açık şekilde gösteren kadınlarla olan ilişkisidir. O, kadınla erkeğin sosyal herhangi bir gereksinmeden biraraya geldiklerini ve ötesinin olamayacağını düşünür. Kadınlar sadece onun “ego” sunu tatmin ettikleri ölçüde hayatındalardır. Birisini elde ettikten,  kendisine tamamen bağlandığına emin olduktan sonra onu terk eder. Sadece “ilgi” görmek ve “seviliyor” olduğunu bilmek isteğidir onun bu girişimleri.&lt;br /&gt;Diğer yandan onu derinden etkileyen asıl olay ise yeşil ışık yandığı sırada motoru stop eden bir adamla yaptığı münakaşa sonucu gerçekleşmiştir. Avukatımız, trafiğin açılması için adamı her zamanki nazik tavrı ile uyarır, ne var ki bu sefer aldığı tepki hiç de mütevazi ya da minnet dolu olmaz. Adam kendisine çıkışır. Trafik sıkışmıştır ve arkadan kornalar çalıyordur. Kendisini kavga etmeye çağıran motor sürücüsü ile yüz yüze gelen Clemence’ e, etrafta biriken kalabalıktan öne çıkan birisi, çok aşağılık bir insan olduğunu söyleyerek yumruğu indirir. Çevredekiler Clamence’ i öfkeli ve aşağılayıcı bakışlarla süzerler. Bu an onun tüm “ego”sun parçalandığı önemli bir dönüm noktasıdır. Sağduyulu ve iyi niyetli olduğunu düşünen avukatımız bu anı günlerce unutmaz, defalarca motorsikletli adamı bir köşede sıkıştırıp onu hakladığının hayallerini kurar. Ve yaşadığı “onur” kırıcı olayı hayal etmeye bile dayanamaz. Tehdide uğradığı anda kendisinde beliren bu ilkel durumda insanlarla olan ilişkisinde aslında hiç de ahlaklı ya da iyi niyetli olmadığını hem kendisinin hem de bizlerin gözü önüne serer.&lt;br /&gt;...Ha? Evet. Şeref!.. O serüvenin anısı kafamda yeniden canlandığında o sözün ne demeye geldiğini anlamıştım. Hayalim, olayların sınamasına dayanamamıştı. Gerek yaptığı işi, gerek kişiliğini saydırmayı bilen, mükemmel bir insan olduğumu hayal etmiştim, şimdi açıkca belliydi bu (.....) Kısacası herşeye hükmetmek istemiştim. Onun için birtakım tavırlar takınmış, kafamın yeteneklerinden çok vücudumun hünerlerini göstermeye heves etmiştim. Herkesin içinde hiçbir tepkide bulunmadan dayak yedikten sonra, gözümdeki o güzel hayalimden eskisi gibi zevk almam mümkün değildi artık. İleri sürdüğüm gibi, zekayı, gerçeği seven biri olsaydım, seyredenlerin çoktan unuttukları o serüvenin bana ne zararı dokunabilirdi ki ? Çok çok, boş yere kızdığım, kızdıktan sonra da aklım başımda olmadığından, öfkemden ötürü meydana gelen olaylara karşı koymayı beceremediğim için kendimi suçlayabilirdim. Oysa bunu yerine, intikam almak, vurmak, kırmak, galip gelmek için yanıp tutuşuyordum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.3. Erdem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clemence kendisini hep en yükseklerde düşlemeyi seven bir karakterdir. Erdemin kendisiyle beslendiği doruklara ulaşmak  derken tanımladığı ise erdemin ardına sığınan iki yüzlülüğüdür. Edemli hareketleri kendi “çıkar”ları adına kullanmıştır. İnsanlara yardımcı olması ya da onları memnun etmesi taşıdığı niyet sebebiyle onu “ahlak” sız kılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.4. Özgürlük&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camus, tam olarak bir varoluşçu olarak adlandırılmamıştır ama varoluşçuluğa paralel pek çok düşüncesi bulunmaktadır. Kitabında “özgürlük” terimine de değinir ve buradaki tanım tam bir “varoluşçu” açıklamadır.&lt;br /&gt;“Varoluş özden önce gelir” sözüyle varoluşçuluğu özetleyen Sarter’ in anlatmak istediği öz’ ün önce var olduğu ve ardından kendi var oluşunu şekilendirdiğidir. Bu durumda her birey sürekli “seçim” yaparak hayatını yönlendirir ve her ediminden kendisi sorumludur. Özgürlük de bu sorumluluk bilincidir.&lt;br /&gt;Özgürlüğün bir ödül, şampanya içilerek kutlanacak bir nişan olmadığını bilmiyordum. Bir armağan, ağzınızın suyunu akıtacak bir kutu şekerleme de değildi. Tam tersine angarya idi, insanın tek başına giriştiği yorucu, bitmek bilmeyen bir koşu. .. Parmaklığın ardında, yargıçların önünde yalnızsınızdır.; karar verirken de; kendi kendinize karşı ya da başkaları sizi yargılarken de yalnız. Her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte bu yüzden özgürlüğün yükü çekilmez, çok ağırdır....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.5. Suç ve Yargı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clamence hiçbir şeye sahip olmayan insanların kendilerini değerli kılmak için suç işlediklerini; bu sayede unutulan benliklerinden bahsettirerek kısa süreli bir doyum yaşadıklarını söyler. “Tanınmak için, alt tarafı bir kapıcıyı öldürmek yeter.”&lt;br /&gt;Pezevenkler ile hırsızlar, her zaman, her yerde ceza görecek olsalardı, bütün namuslu kişler kendilerini suçsuz sanırlardı (...)   sözünü ilerideki bir konuşmada açıklar, hiçbirimiz suçsuz değilizdir çünkü; “Her insan geri kalan bütün insanların suçuna tanıklık eder.&lt;br /&gt;Bu durumda yargılamaktan kaçınmalıyızdır ( epoke ). Oysa ki insanlar, sürekli birbirlerini yargılayarak bir etkileşim içerisindedirler. İnsan kendi hatalarını kapatmak için karşısındakini suçlar, o da aynı şekilde onu.. Bu şekilde paradoks halinde bir iletişime geçeriz ( saçma ). Çünkü herkes aynı ölçüde kendi suçsuzluğuna inanır ve kusurlarının gelip geçici sayılmasını ister. Bunun temel dayanağı ise hepimizin içindeki “güçlü” olmak isteğidir ve yargı bunu engeller.&lt;br /&gt;Yargılamadan kurtulmamızı engelleyen en büyük şey de, en başta, kendi kendimizi suçlamaya can atmamız değil mi? İlkin suçlamayı, istisnasız, herkese bulaştırmakla başlamalıyız ki, ağırlığından biraz olsun kurtulabilelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.6. Farkediş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanık olduğu intihar eyleminin ardından kendi kendisini yargılamaya geçen Clamence: “Madem yalancıydım, yalancılığımı gösterecek, onlar farkına varmadan ikiyüzlülüğümü, o salakların suratına çarpacaktım (...) Kısacası iş gene yargıyı kesebilmekti.  der. Ardından hayatını baştan aşağı değiştirir. Çünkü eski yaşantısının bir anlamı kalmamıştır artık. Keyif verici erdem numaralarının geçersizliğini fark etmiş ve “düşüş” e geçmiştir.&lt;br /&gt;Ucuz mekanlarda takılıp, gecelik ilişkiler yaşamaya başlar:&lt;br /&gt;Sonsuzluğa  dek yaşamak istediğim için orospularla yatıyor, her gece, sabaha dek içiyordum. Sabahleyin, ölümlü olmanın acılığını buluyordum ağzımda, pek tabii. Ama saatlerce mutlu olmuş, göklerde uçmuştum.&lt;br /&gt;Çünkü ona göre tüm bunlar çok daha dürüst bir yaşamın örneğidir:&lt;br /&gt;Vur patlasın çal oynasın yaşamanın, gerçekten bir kurtarıcı olduğunu göreceksiniz (..) Çünkü hiçbir zorunluluk yaratmaz. Onda, insanın eline geçen tek şey kendisidir; bu yüzden de, kendini çok seven kimselerin en beğendiği uğraş odur. Geçmişi, geleceği olmayan, vahşi bir orman gibidir; ne bir söz ister ne de önden bir şart koşar. Yapıldığı yerler, dünyadan kopmuş, ayrılmıştır. Oraya girerken umut gibi korkuyu da bir yana bırakırsınız.&lt;br /&gt;Vur patlasın çal oynasın yaşamak sanıldığı gibi delice bir azgınlık değildir. Upuzun bir uykudur o.&lt;br /&gt;Davalarındaki başarılarında da düşüş görülür. Laf olsun diye arada Tanrı’ dan bahsetmesi müşterilerini ürkütür. Kendilerini savunamayacağı için böyle bir söylemde bulunduğunu düşünmeye başlarlar ve müşterilerinin sayısı da günden güne azalır.&lt;br /&gt;Eski arkadaşları ile de bağı kopar. Onlarla vakit geçirdiği zamanlar yalnızca can sıkıntısı duymaya başlar. En sonunda da Amsterdam’ a taşınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.7. Dürüst Yargıçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camus, kitabın sonlarına doğru ironik bir anlatıma geçer. 1934 yılında Gand şehrindeki Saint – Bavon katedralinden, Van Eyck adlı bir ressamın yapmış olduğu Kutsal Kuzu adındaki ünlü sunak levhalarından birisi çalınmıştır. Çalınan levhanın adı Dürüst Yargıçlar’ dır. Levhada kutsal kuzuyu görmeye gelen atlı yargıçlar tasvir edilir. Burada kuzu, sorgulamayan, boyun eğen bir karakter olarak kutsallığı temsil eder.  Ve tam da bu levha Clamence’ in eline geçmiştir. O ise katedral için çok önemli olan bu tasviri Mexico City’ deki barın duvarına asar. Bu arada tasvirin bir kopyası yapılmıştır ve ziyarete gelenler onu gerçek Kutsal Kuzu sanmaktalardır. Burada Clemence şöyle bir açıklama yapar:&lt;br /&gt;Kutsal Kuzu’ nun önünden geçenler, sahtesini aslından ayırdedemiyorlar, onun için de, benim yüzümden kimse zarar görmemiş oluyor. Herkes, hayran hayran sahte yargıçlara bakarken, gerçek yargıçları yalnız ben tanıyorum (....) bu yargıçlar Kuzu ile buluşmaya gidiyorlar, ama, ortada ne kuzu var, ne de suçsuzluk; bundan ötürü de, levhayı aşıran becerikli soyguncu, bilinmeyen adaletin yerine gelmesine alet oluyor (....)&lt;br /&gt;Levhanın bara asılmış olduğu sahne bize asıl yargıçların kişilerin kendileri olduğunu anlatan ironik bir tasvirdir. Sanki burada “yargı” ya dair tüm anlatılar bir şekilde özetlenmiş gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.8. Sonuç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meursault’ un aksi bir karakterdir  Clemence. O “saf varoluşun” masumluğunu taşımaz. Onun yaşadığı, intihar olayı ile karşılaştığı “saçma” duygusunun sorgulamasıdır. Bu sayede saçma kavramını irdeler. Saçma’ nın onaylanması ile “başkaldırı” edimini gerçekleştirir. Evet, hayat ikiyüzlü ve saçma’ dır ama buna ilk olarak “yargı”yı kaldırarak karşı gelebiliriz.&lt;br /&gt;Cleamence, insanlar için en kötüsünün de yasasız yargılanmak olduğunu söyler: “Bir yasaya uyan  kimse, inandığı bir düzende o yasanın yerini tutan yargıdan korkmaz”  der. Acı çekmemizin sebebi de budur. Azgınca davranan yargıçlar karşısında elimizi çabuk tutmak için yarıştığımızı, peygamberlerin, üfürükçülerin yeryüzünde iyi bir yasa bulmak için yarıştıklarını söyler. Ve “son da, başlangıçta bende; yasayı bildiriyorum! Kısacası, cezalı yargıcım”   diyerek kendinisini tanımlar.&lt;br /&gt;Madem ki hepimiz suçluyuz öncelikli olarak kendimizi yargılamalıyız ki başkalarını yargılamaya hak kazanalım. Ve hepimiz birgün ceza alacağımıza göre önce cezalı olmalıyım ki; sonunda yargıç olabileyim der.&lt;br /&gt;Konuşuyor olduğu avukatla ilgili de asıl yapmak istediği şey kendi hatalarını anlatarak, karşısındakinin bir nevi rahatlamasını sağlayıp, onun kendi kendisini yargılamasının yolunu açmaktır.&lt;br /&gt;Aslında kitabı elimize alışımızla birlikte biz de Clamence ile kendi kendimizi yargılamaya başlarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.1. &lt;span style="color: rgb(204, 102, 204);"&gt;VEBA&lt;/span&gt;: DAYANIŞMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…madem ki dünyanın düzeni ölüm üzerine kurulmuştur, belki de Tanrı’ ya inanmamak ve bütün gücümüzle onun susup durduğu gökyüzüne gözlerimizi kaldırmadan ölümle savaşmak, Tanrı için daha iyidir .&lt;br /&gt;“Dayanışma” kavramı ilk kez Veba adlı kitabında dile gelir Camus’ nün. Binlerce insanın ölümü arasında cereyan eden olaylarda bu kez pek çok kahraman vardır. Tek bir karakter üzerinde yoğunlaşılmaz. Olayların anlatıcısı ve merkezi gibi duran Rieux bile silik, mütevazi bir duruş sergiler…  Ne Meursault gibi duygulanım boşluğuna atar bizi ne de Clamence gibi değerlerimizin altında yatan kimi kaypaklıkları rahatsız edici bir şekilde yüzümüze vurur. Daha insancıl ve daha naif bir karakterdir o.  Kaldı ki diğer rolleri paylaşan kişiler de aynı durumdadırlar.&lt;br /&gt;Evet…  Bu sefer  “saçma”, kendi halinde yaşayan Oran kenti sakinlerinin görmezlikten gelemeyeceği bir şekilde varlığını  açığa çıkartır. Hızla ilerleyen “veba” bu küçük kasabadaki insanları yeni bir psikolojik savaşa sokacaktır. Ne var ki bu ani ve acımasız saldırı karşısında kendilerini “ölüm” ün kucağına atmaktansa “mücadele” yolunu seçecekler ve gönüllü birlikler oluşturarak mikrobu kapmamış olanlar da, kendi yaşamlarını tehlikeye atarak silahlarını kuşanacaklardır.&lt;br /&gt;Sonuçta veba yenilir ama “gerçeklik” ile yüzleşen kimileri artık hayatlarının eskisi gibi olmayacağının farkındadırlar. Bu yorucu bir mücadele olmuştur, “sürekli bozguna uğrayan” bir mücadele…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.2. GÜNLÜK YAŞAMDA VEBA&lt;br /&gt;Camus’ nün bu çalışmasında herne kadar karakterlerin kendilerine özgü nitelikleri  gösterilmiş olsa da bu yapıtta da “uyanış” a tanıklık etmiş bir kişi bulunmaktadır. O da olayların gelişiminin başından beri gayet sakin hareket eden Tarrou’ dur. Kendisi bir avukat çocuğu olarak, küçüklüğünde bir adamın mahkeme salonda idama mahkum oluşuna tanıklık etmiştir. Ve o salonda bir insanın “öldürüleceğine” dair kararın alınışı kendisini “saçma” ile yüzleştirmiştir.&lt;br /&gt;Anlatımda ayrıntılara çok güzel değinen Camus, burada da ölüm, uyanış, mücadele ve yargı kavramlarını yaşamdaki gerçek karşıtlarıyla çarpıcı bir şekilde anlatır.  Hatta “bulantı” kelimesi burada karşımıza çıkar. Tarrou’ nun geldiği nokta hepimizin bir vebalı olarak yaşadığımızdır. Her birimiz o gün geldiğinde her hangi birimiz için  “ölüm” kararını vereceğizdir.&lt;br /&gt;İnandım ki, içinde yaşadığım toplum, ölüm mahkumiyetlerine dayanarak devam edebilmektedir. Onunla savaşırsam, cinayetlerle de savaşmış olacağım.&lt;br /&gt;Veba’ nın istatiksel değeri, insanların ruhsal durumlarından ziyade Tarrou’ nun açıklamaları bence kitabın merkezini oluşturmakta. Çünkü burada aynı zamanda “mücadelenin” başlangıcı ile de pek çok ipucu gizli.  Diğer yandan  Rieux’ un bir doktor olarak onlarca ölen insanla karşılaşması, Cottard’ ın intihar teşebbüsü, terk edilmiş Grand’ ın duyguları… Herbirine “ölüm” ün bir yüzü sinmiştir. Bence Camus, karakter seçimleri ve hikayenin “örgü” ağı ile burada diğer eserlerinden farklı bambaşka birşeyi başarmıştır.  O da anlatımdaki canlılık ve çok seslilikteki başarıdır. Düşüş’ de kitap ellerinizin arasından akıp gitmez, Yabancı sizi bağlar ama Veba’ daki renklilikten uzaktadır.&lt;br /&gt;Tarrou’ ya tekrar dönecek olduğumuzda açıklamasında en çarpıcı gelen paragrafı buraya aktarmak istiyorum:&lt;br /&gt;Bana düşen şey; muhakeme yürütmek değildi. O kızıl baykuştu, o pis, vebalı ağızların zincire vurulmuş bir insanın öleceğini bildirmesiydi. Her işlerini, o insanın uzun geceler ve geceler boyunca can çekişmesini ve öyle yok edilmesini sağlamak üzere kurmuşlardı. Benim derdim göğüslerde açılan o delikteydi. Ve kendi hesabıma hiç değilse, bu iğrenç kasaplık için tek haklı sebep göstermeyeceğimi kendi kendime söylüyordum. Daha berrak görebilmeyi umarak bu inatçı körlüğü tercih ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.3. Sonuç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camus, her ne kadar tamamen “varoluşçu” bir yazar ve düşünür olmasa da özellikle  Sarter’ ın görüşleri ile kimi yerde paralel bir duruş sergiler. Bunların başında her ikisi için farklı temellendirilmiş de olsa, “saçma” kavramı vardır. Sarter’ ın bu kavram üzerine görüşlerini bir sonraki yazımda dile getireceğim. Ama burada onların birkaç ortak yönünü daha söylemekte fayda görüyorum. Sarter’ ın hikayelerindeki “bulantı”, Camus’ de “uyanış”a tanıklık ederken gerçekleşir. Camus’ nün karakterleri Sarter’ ınkiler gibi olumsuz nitelik sergilemeseler de “saçma” ile ilk karşılaşmada o tutukluk, o boğuk bir ruh hali bize yansır. Her iki düşünür de tanrı- tanımazdır. Zira, aksi olsaydı  Camus’ de “mücadele” kavramı ile Sarter’ da ise “özgürlük/ sorumluluk” kavramları ile karşılaşamazdık. “Ölüm” konusunda da farklı bakış açıklamaları olsa da nihai olarak tanımları ölümün saçmalığıdır. Camus’ ye göre “ölüm” insan hayatına değer katar, bu “çelişki” bizde mücadele hissini doğurur. Sarter’ a göre ise “ölüm” ün  yaşamımızda özel bir yeri yoktur.&lt;br /&gt;Camus, herne kadar Sarter ile paralel görüşler yakalamış olsa da ne edebiyat ne de düşün alanında güçlü bir kimlik sergileyememiştir. Ama onunla birlikte bu kavramlara yönelmek etkileyici ve düşündürücü bir süreçti benim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                          Derya ÖZGÜZEL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4007487726944227645-6969525677387537800?l=kedm.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kedm.blogspot.com/feeds/6969525677387537800/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4007487726944227645&amp;postID=6969525677387537800&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/6969525677387537800'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4007487726944227645/posts/default/6969525677387537800'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kedm.blogspot.com/2007/11/varolu.html' title='Hayatın Anlamsızlığı Üzerine'/><author><name>kaldırım taşlarının altında kumsal var !</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03062949505361677270</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://3.bp.blogspot.com/_l-mfNeYn-Jk/SqddrqxnVmI/AAAAAAAAA48/i75iOf-egrM/S220/ofis3.BMP'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
